“””Aşk şerbeti “””(Mürid olmadan Şeyh olanlar)

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Aşk şerbeti “””(Mürid olmadan Şeyh olanlar)

Yemeği yapan ahçı sofrayı donattığı zaman yiyen gönülleri hoş etmek için ne kadar uğraşı verir. Her yemişin pişmesinin bir kıvamı var. Kimi önce, kimi sonra. Kimi suda, kimi yağda. Bunun üzerine herşeyi tamam edipte sadece tuzunu atmasa ne hale geliyor. O kadar titiz uğraşıyı kimse beğenmiyor. Bir tuzu eksik diye. Düşün ey insan bir kaç saat sonra lağım kuyusuna boşaltacağın yemekteki ayarı düşün. Yarım saatliğine alacağın tattan memnun ol diye uğraşan ahçıyı, o ahçının o yemeği önüne getirmek için harcadığı kuvveti ve zamanı düşün.
Şerbetçi, şerbet için kaynatıp yemişi üzerine katınca suyu şekerini az katarsa ne olur? Yemişi var şerbetin tadı da var ama kıvamı olmamış. Yarım dakika da içilecek olan şerbetin kıvamını tutturamayana “bilmiyon madem niye şerbet yapıp satıyon” derler. Ya bu işi bırak gerçek şerbetçilere gitmekten alıkoyma insanları, ya da git ustasından bu işi öğren!
Her şerbetin kıvamı olur da aşk şerbetinin olmaz mı? Şerbet diye döküyorsun, tatlı tatlı deyip herkese sunuyorsun, ağız tadı bozuk birileri sana çok güzel dedi diye kendini usta sanıp”şerbetçi şerbetçi” diye bağırıyorsun. Evet şerbet bu sunduğun ama tadı eksik, Hakk’ın süzgeçlerinden geçmemiş, belli ki şerbeti yapan daha hiç gerçek bir şerbet içmemiş.
Murid olmadan şeyh olanlar, talebe olmadan hoca olanlarla doldu ortalık. Talebeliğin kazanında pişmeden, Şeyhinin süzgeçinden geçmeden ortaya sofra kurdular. Hocasından Şeyhinden öğrendiği kadarını orataya saçtılar. Yiyen içen, gerçeklerinin tadını bilmediği için tadı beğendi ama manevi bir yemek bu, gönül aynı tada kani olmaz ki, devamını ister. Var mı devamı? Evet var. Bir vakit idare ederde yok mu başka tatlar. Sen Hakk’ın gölgesi değil misin? Sultan’ın sofrası apayrı lezzetlerle dolu olmalı. Hani bu içirdiğin bana yetmedi, bunun tadı beni kesmedi. Bir etrafa bakayım, belki başka sofralardadır muradım. Sonra kişinin nasibi var ise aşktan, gerçek bir şerbetçinin elinden, içer gerçek aşk şerbetini. “Aman ya Rabbi! bu şerbet odun değil gönül ateşi ile pişmiş belli. Bu şerbete doyulur mu? Böyle bir şerbetçi varken yarım yamalak şerbet yapıpta ben de şerbetçiyim denilir mi?
İşte aynen böyle oldu. Pişmemiş insanlar soyundular bu işe. Her şeyi gözü ile gördüğü kadar bildiler. Elbiseleri giyelim, iki tatlı söz edelim, soframıza oturan buyursun yesin, başka sofraya giderse ona da nankör diyelim. Neden nankör? Bırakıp gitti diye. Sen bırakıp gitmedin mi? Gerçek erenden nasibin tamam olmadı, nefis tuttu seni bir türlü bırakmadı. Derviş olmadan Şeyh oldun. Talebe olmadan Hoca diye kendine isim koydun.
Bir gün evliyayı kiramdan bir büyük zat, en has müridi ile otururken başka bir şehirden bir kesim insan gelmiş. Demişler ki: Efendim bizim oraya bir Şeyh lazım, bize bir şeyh gönderebilir misiniz. Zikir yaptırsın sohbet etsin bize. Şeyh efendi hazretleri birisini vazifelendirmiş. Sonra yanında ki has müridine dönüp: “İyi ki Şeyh istediler. Mürid isteselerdi ya sen gidecektin ya ben” demiş. Yani bu mürid olmadan şeyh olmaya soyunmak yeni bir iş değil, eskiden beri var. Ama aşkı arayana böyle yollar kapalı. Hakk’a giden yolda, aşksızlara kapalıdır. Önce yare varacan sonra kendini bulacan. Kendini bulmadan şerbet yapmaya, yapamadığın şerbeti satmaya kalkma. Olmadı isen usta daha, usta olana götürmek vazifen. Çok söylemek değil mesele, mesele aşk ile söylemek, vakti gelmedi ise o âna dek aşk ile beklemek.
Edebi terketme! Aşk ehlinin kadehine, kıvamını tutturamadığın, aşkı bilmeyenlerin sözleri ile kendini kandırdığın şerbetini dökme. Güneş varken yıldızın ışığını göstermeye çalışmak gibi bir şey olur bu. Sabretmeyi bilirsen seninde şerbetini içecekler olacak. Ama önce sen, usta şerbetçiden gerçek bir aşk şerbetini tat.
-Ne olacak tadınca?
O şerbeti yapanı bulmak için hani “yandım” dedin ya, içince yanmak ne ki kavrulacaksın. Bazen buz gibi, bazen kaynar. Gönül bu, yangın ile gelene müştak. Katıp kavuracak seni. Hani demiş ya aşık:
Aşka ermek için ateşlere düştüm “yandım” dedim.
Aşka düştüm kavruldum ama hiç demedim sadece “yar” dedim “yar”.
-Zehir gibi mi yani.
Yakıp serhoş eden manevi bir iksir. İçince sağır olur gönül, aşk ile söylemeyeni duymaz. İsterse dört kitabı ezbere bilsin. Sonra da dilsiz olur, aşkın geçmediği sözü söylemek ona uymaz. Gözleri de kör olur, aşk ile gidilmeyen yolu görmez. Yandım diyeceksin ama kandım demeyi kendine haram bilecek, hep daha çok isteyeceksin. Sultanın sofrasına oturup: Benden önce kimsenin içmediğinden içmek istiyorum, varsın yanayım netice kadehi veren yar, içimi yakan yar, beni bu yola koyan yar, sona geldiysek canımı alan yine yar olacak deyip nefes alacak, her nefeste yare vuslatı umacak ve bir gün mutlaka umduğunu bulacaksın….
Fatiha……
Sakaryevi

Arama
RSS
Beni yukari isinla