“””Sırılsıklam”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””Sırılsıklam”””
Gönül öyle bir söyler ki söyleyeceğini, can bir kelimesini bile kaçırmayı en büyük ziyan sayar. Ama öyle bir deli akıyor ki sorma, bu aciz kalem hiçbir kelimeyi kaçırmadan nasıl yazar. Ahh benim yarin elinden kaçamayan, tomurcuk olupta bir türlü açamayan gönlüm. Yağmurlar insin de üzerine içindeki güzelliğin ortaya çıksın. Tomurcuk olan gülün çiçek açsın. Aç içini de söyle! Söyle ki sen arştan ulusun. Arşın sahibinin en aciz kulusun. Söyle de en aciz kulun dilinden hakikati bütün alem duysun. Duysun da o en ulu kul olan Hazreti Habibin sünnetine uysun.
Su ve ateş birbirinin tam zıttı olması ile birlikte nasıl olur da insanda toplanır. Heybetten doğan korku ve sevgi; nasıl olur da birbirinin ayrılmazı olur. Bir insan nasıl Allah ehlinin heybetinden hem korkup hemde onu anlamadan bir anda aşk derecesinde sever. Bu ilahi bir mucizedir. Her ilahi olan şeyde ne mucizeler saklı. İnsanın bedeninin çoğu sudan ibaret, insanda bulunan nefis ise ateştir. Bu iki zıt birbirinin içine yerleştirilip sana verilmiş, peki nedir acep senden istenen. Ateşi söndür mü derler. Yoksa körükle mi? Ateş sönerse beden donar. Donan beden Hakk’ı nasıl anar. Ateş lazım ki bedeni ayakta, sıcak tutsun.
Ateşi söndürmek değil kontrol altına almaktır senden istenen.
Gemiyi götüren ateş gibi düşün içinde yanan ateşi. Geminin içinde ateşi yakmaz isen okyanusun ortasında öylece kalırsın . Kontrolsüz yakar isen gemiyle birlikte büsbütün yanarsın. Ayarını bilirde ayarında yakarsan ne güzel manzaralara yol alır, kimsenin görmediği güzelliklerin lezzetine varırsın.
Küfür ateştir. Kafir küfrün ateşi içinde yanar, oda ateş olur. Peki Hakk’ın muradı nedir? Git kafirin ateşini söndür mü der, yoksa o ateşi bana döndür mü? Eğer kafirin ateşini söndürmek ise asıl işimiz o vakit Şah-ı rusul Hayber’e gönderirken Allah’ın arslanı Hazreti Ali’ye:
“Onları islama davet et, senin vesilen ile bir kişi hidayet bulsa bu dünya ve dünyada olan herşeyden daha hayırlıdır sana” dermiydi.
O ateş bize lazım. Mesela şehvet bir ateştir. Deli bir ateş. Öylece kontrolsüz bırakırsan rezil rüsvay eder seni. Ne mertlik bırakır ne şeref. Kimisini deyyüs yaptı kimisinin namusunu çaldı. Kontrolsüz olunca böyle zarar veriyor diye söndürelim mi bu ateşi dersin. Şehvetsiz olur mu? Şehvet ateşini kontrol altına alıp yerinde tam olarak kullanmaz isen o nur topu denilen Hakkın ikramı harika evladını kucağına nasıl alırsın. Büyük lezzetlerin şükrüne nasıl varırsın. Sende bulunan herşey Hakk’ın ikramı. Bir yanda ikram bir yanda imtihanı . O nefs denen ateş büyük bir ikram ama kontrol altına alırsan.
Nasıl kontrol altına alırım dersen; deli gibi yanıyorsa ateş, korkutuyorsa onun üzerine su serperler. Yağmur yağsın diye dua ederler. Bu ateş te Hakk’tan yağmurda. Yağmurun altına ateşi söndürmek için değil kontrol altına almak için girersin. O yağmuru istiyorum nerede bulurum dersen Hakk’ın yağmur bulutları var. Altına girene mutluluk ve hayat saçar. O bulutlardan manevi yağmur diye bilinen nur yağar. Onların altına girmen gerek. O bulutun altına gel de o yağmur ile ıslan! Bu nur yağmuru ile ıslananı ateş yakmaz. Ateşin ona bir zararı olmaz. Nasıl ki Kevser havuzundan içeni cehennem ateşi yakmayacak, dünyada Hakk’ın nur yağmuru ile ıslananı nefsin ateşi yakmaz. Ziyan vermez. Dünyada nefsin ateşini kontrol altına alan cehennem ateşini de kontrol altına almış demektir.
Hakkın bulutu; kalbi arştan ulu olan aşık kuludur, yağmur ise o kalpten akan nur. O yağmur ile ıslandın mı tamamsın demektir. Sırılsıklam ıslan! Sırılsıklam ıslan da her yerin nur olsun. Nur deryasına dalan ateşten neden korksun. Sırılsıklam ıslan ki ateşin zarar namına hiçbir hükmü kalmasın sende. Sırılsıklam ıslanmazsan ıslandım deme. Cehennemin azıda büyük ziyandır çünkü.
Bu buluttan korkma. Bu yağmur nisan yağmuru. Hayat verir ziyan değil.
Hakk’ın yağmuru ile ıslananı hiçbir ateş yakmaz. Ne nefis ne cehennem. Kaçarsan o yağmurdan ateşte yanarsın. Netice bu kaçışınla kendine zararsın. Var sen ruhunu geçici heveslere daldır. Keyfine uy, durumuna bakma kendini kandır. Neye benzer senin bu halin bilir misin. Kuyruğu alev almış geminin güvertesine çıkmışsın arkana bakmadan etrafı seyrediyor “ne güzel manzara ne harika hava” diyorsun. Dünyanın rüzgarı önden esip dumanı sana da getirmiyor ki göresin geminin yandığını. Karşı taraftan gelen gemideki insanlar sana gemi yanıyor diyorlar ya kulağın onların sözüne de gitmiyor. Sen hep önüne bakıp “ne güzel ne güzel” diyorsun. Ama farkında değilsin içten içe yanıyorsun. Bu inatla kulaklarını tıkamanın ziyanı kime dersin.
Gel gel!! bu ilahi yağmur ile ıslan da nefsin ateşiyle yanma! Sırılsıklam olup Hakk’ın nuruna dal da sonra küçük(nefis) büyük(cehennem) hiçbir ateşten korkma!
Fatiha…
Sakaryevi

“””Dertsiz olur mu hiç “””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””Dertsiz olur mu hiç “””
-Dünya peşinden koşarken de çileli hayatım vardı. Allah yoluna girdim yine dertliyim. diyor.
Dertsiz olacak diye kim söyledi sana, dertsiz olur mu hiç? Dert olacak ama yüce bir dert olacak. Gönül aşka düşer de onu çiğ iken olgun hale getiren güneş, ham iken pişiren ateş yar için çektiği derttir dert. Dert olacak ama o derdi çektikçe kul olacaksın, o derde sabrederek Hakk’ı bulacaksın. Çünkü her hedefin yolunda engel var, o engeli güzelce aşarsan Hakk, maksadı yar olana yolları dürüp yakınlaştırır. Düşün; dünyanın en zengin insanı, dünyanın en güzel yerine tatile, keyfe gidiyor. Yolun zahmetini çekecek. Yolculukta ne kadar güzellikler sunsalar da, gideceği yerin rahatını yolda bulur mu? Bulsa o tatile niye gitsin. Netice herkes maksadına ermekte bir külfet çekiyor. Fakat derdi dünya olanın çektiği külfet, derdi gibi kendine zarar, derdi yar olanın ise o yolda çektiği her şey güzel sabrı ile elinde kar olur. Şu değersiz dünyanın bir makamını elde etmek için ömrünün çoğunu harcayıp sonunda otuz sene keyfetmek uğruna bir sürü zahmet çekilir de dile getirilmeden Hakk için çekilende şikayet olur mu? Nasıl bir sevda bu? Dünya ehlinin sevdasından ders almak gerek o vakit. Dünya ehli Hakk aşıklarına ders verebilir mi?
HU MEVLAMM HUUUU
Sen bizi affet. Çiçeğinin güzelliğine mest olan gönlümüz, dikenine takılan gözümüze hükmedemez olmuş. Gönül gözü şaşılaşınca insan baştaki göze kalır. Önündeki duvarın arkasını göremeyen göz yedi kat göğün üstüne nasıl varır. Dert ve keder denizlerini aşmadan, yarin aşkıyla kör kütük yanmadan gönül vuslata hayran olur mu? İştiyakı tam olmayan gönle yarin yüzü ayan olur mu?
Düşün Şahır-rusul miraca ilk gün mü çıktı. Dağlarda mecnun misali yanıp, hasretinin yangını ile mağaralarda secdeye varıp gönlündeki güzeli arayan o ulu peygambere yar, önce mektup gönderdi, bir ayağı yerde bir ayağı göğün üstünde olan Cebrail ile. Gün be gün dert üzerine dert geldi. Hepsine o en güzel olan için göğüs gerdi. Sahir(sihirbaz) dediler, şair dediler. O’na inandığı için insanlar canından oldu da müdahale etmeye izin yoktu. Gözünün önünde O’nun ermini yerine getirenler işkence ile öldüler. Bu ağır imtihanların sonuncusu olarak amcası ve mübarek dert ortağı zevcesini de kaybedip hüzün yılında, derin hüznü, yanık gönlüyle, sahip olduğu bütün varlığıyla Hakk’a dönüp yalvardı. Hiçbir peygamberin kaldıramayacağı o en azim yangın ile yandı da ondan sonra yardan huzuruna davet aldı. Yar habibini hiçbir peygambere ikram etmediği miracına, vuslatına çağırdı. Yarin ilk mektubunu gönderdiği günden yani ilk inen ayetten tam on iki yıl sonra.
Bize neden hep aşktan bahsediyorsun diyorlar. Biz yarin kelamında da Habibinin beyanında da başka bir şey görmüyoruz ki diyelim.
On iki yıl yar yolunda çekilen en ağır dert ve keder. Ve hiçbir zaman yardan vazgeçmeyi aklına bile getirmeyen o en yüce peygamber. Onun yüce aşkından bir damla bize düşse zamanın en büyük aşığı oluruz inan. En ağır dertler ile gönlü yandı da, en güzel niyazını yarine yaktı. Varlık aleminde hiçbir kalpten dökülmemiş olan bu yanık niyaza ulular ulusu:
Bu yanık niyazın sahibi gelsin, gelsin benim sevgilim olsun. Cennete kalamaz bu vuslat. Bu aşkın vuslatı için cennet çok ırak, Cebrail! bundan sonra aramıza girme sakın, Sidre’den sonra onu yanlız bırak.
HU MEVLAM HUUUU
Evet dert çekersin sana ikram getirir, maksadın Mevla ise. Dert çekersin sadece seni bitirir eğer peşinden koştuğun dünya ise. Bir güzel evladım olsun diyen, dokuz ay on gün onu karnında taşır. Bir güzel yarin peşine düşen aşkını ömrünce kalbinde. Eğer gerçek ise sevdan gönül hayran olur yarin her işine. Seni Yusuf gibi zindana atsa da, Yahya gibi başını alsa da.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Kayıp”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””Kayıp”””
Yâr yâr diyenler, aşktan bi-haberler.
Senki Yâri görürsün, gelir sana kör derler.
Ne zamana geldik dersin böyle. Herkesin gözü kör olmuş. Birde bunun üstüne gözü görenle dalga geçer. Yıldızın ışığı ile yol bulmaya çalışan elinde güneşi olana çalım satar. Her an yarin sesini duyana kulakları sağır olan şeytanın mahkumu “en iyi müslüman benim” diye hava atar.
Nasıl müslümanlık bu, islamda böbürlenmek var mı? Müslüman da kibir olur mu? Olur dersen o zaman neden en büyük ibadet sevmek. O sevgiyi sunmak için Hakkın önünde secdeye gitmek.
Masal misali dinleyipte uluları, birbirimize hava atarsak kazanan hep şeytan olur. Şeytanı galip kılan bir mecliste Hakkın rızası mı olur.
Önce kalbine bir bak bakalım. Sor kalbine “neyi istiyorsun, neyi?”
“Allahı seven bir kulu istiyorum. Ona ereyim ki bana Allah’a aşkı anlatsın, öğretsin.
Aşılması zor yolları aşayım, deniz deryaları geçeyim, gerekirse kendimi de unutayımda ol mubarek zata ereyim” diyorsa kalbin, o zaman düş yollara git. Ardına bile bakma!
O yolda çekilen çile, ruhunu yetiştirmek için gönderilen bir nimettir. Çile nimet olur mu? Çektiğin çile ile ruhun tedavi oluyorsa bu nimet değil mi? Hekimin verdiği acı ilaç seni iyi edecekse, ağrılarını dindirecekse o ilaç nimet değil midir?
Asıl mesele yine başta edilen niyette. Bütün insanların sorunu burada. Eski insanlar bir işe başlamakta acele etmeyip, sağlam bir niyet için bekler ve teenni ile hareket ederdi. Şimdi ise niyetini sağlam yapmadan hemen yola koyuluyor. Sonra bir lutuf ikram olunuyor da istediği birden önüne çıkıyor. Peki yapması gereken nedir?
Senin aradığın, istediğin, beklediğin işte önünde. Ne diyorsun?
-Gururum el vermiyor, bu durum bana uymuyor, dervişlik beni çekmiyor, dünyalık olmadan olmuyor. Buldum evet ama herşeyimi bırakmam gerekiyor, ben bunu yapamam. Milletin rencide eden sözleri ve bakışları altında kalamam. Evet bu yolu istiyorum ama hiçbir şeyimi kaybetmeyi göze alamam.
Ne demiş o güzel aşık:
Yar’i bulan neyi kaybetmiştir
Yari kaybedenin buluduğu nedir?
Sen ne diyorsun, neyden yakınıyorsun. Biz yari görünce unuttuk sivasını, kendimizi bile. Senin yâr yolunda kaybettim diye ağladığın şeylere bak! Biz yari görünce nuru ile kör oldu da gözlerimiz başka şey görmez oldu. O güzel yar var iken başka şey hiç getirilir mi dile.
İnsan görmediği şeyin derdine mi düşer. Yanan kalp görünce yarini, sahibi kendini unutur. Kendini unatan insan da gurur mu olur. Kendini unutan insan da sahip olduğu şeylerin derdi tasası mı olur. Var git sen işine! bizim ummanımız derin. Senin bedenini hasta eder, burda esen rüzgar çok sert ve serin. “Sizi nasıl hasta etmiyor” dersen, bizi ısıtan ateş içimizde, güneşin sıcağına ihtiyacımız yok. İçimizdeki yangın alemleri yakar. Yari görünce bitmiş aşık, derdi mi olur onun, ona kim nasıl bakar. “Ama neden çilesini ben çekiyorum” diyor. Çile gelir gücün yetmez, kalbinde beslediğin sahte bir duygu çünkü. Onunla yola çıkan menzile eremez, yolda kalır. Yolda kalınca da, yola davet edene saldırır. Seni yola davet ettiler ama “niyetini sağlam tut” dediler sen orayı duymadın. “Aşıkların Sultanına bakta gerçek aşkı gör” dediler sen hiç bakmadın. Aşıkların sultanı ne çileler çekti yar için. Hemde bir duası ile herşeyi değiştirme imkanı vardı da elini kaldırıp kendi için tek kelime etmedi. Aç mı kalayım senin için, karnıma iki taş mı bağlayım, küçük yaşta üç oğlumu toprağa mı koyayım, uhud’ta dişimi de kırayım yeter ki hep seninle olayım dedi Efendimiz s.a.v.
Ayağına diken batınca, bir kötü söze muhatap olunca sendeliyorsan var git! ne yolu kirlet ne kulu. Kalbini kontrol et. Sağlam niyet et öyle çık yola. Yoksa hep yolda kalır, kayıpların için ağlar durursun. Git kaybettiklerini yoldan topla. Bize deli derler sen bize bakma. Biz yar yoluna düştük gerisini bıraktık. Göz kapayıp açıncaya kadar yare doğru bin senelik yol aldık. Çünkü senin bir türlü bırakamadığın gurur ve kibri biz ilk günden çöpe attık. Gurur kibir olur mu aşıkta. Gururla kibirle Hakk bulunur mu? Bulunmaz. Bunlarla Hakk’a varılmaz. Bunu nerden çıkartıyorsun derler. Gururla kibirle olsaydı Hakk’a en yakın olunan yer secde mi olurdu. Hakk “kulumun bana en yakın olduğu yer secde” diye neden buyurdu. Boşver biz körüz bu kadardır gördüğümüz. Gönlüne değdi ise mübarek olsun değilse sen kör değilsin ya sür gözlerinin sefasını gitsin, fazla söze hacet yok arif olan anlar bu kadar yetsin.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Hakim misin, mahkum mu”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 7/9***
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””Hakim misin, mahkum mu”””
Şu baharda açan yeşil yaprakları görüpte Rabbini hatırlamamak ne büyük körlüktür. Ne acayip iş değil mi; biri neye baksa Rabbini hatırlar biri neye baksa hatırlamaz. Neden ki? Aslında aynı şey. İkisininde baktığı baharda yeşilin harika tonları ile önümüze serilmiş olan şu mükemmel manzara. Kimi görür şükre koşar, kimi ise günaha.
Alemde görünen her şey aslında senin kalbine aynadır. Kalbinde kim var ise her şey sana onu yansıtır. Kalp ise Hakk’ın aynasıdır. Hikmet sorarlar, yâri ararlar, bundan derin hikmet bundan açık suret var mı? Aman Ya rabb öyle bir yangın saldın ki her yeri sardı. Her yer yandı Elhamdulillah.
Söyleyende kalan sözdeki cevheri göremez. O zaman bu derin sulara nasıl girsin, giremez. Söyletene bak! bak da seninde kalbini yaksın. Bizim dağ ve tepelerimizde dolaşan bu ilahi şelalenin suyu gelip senin gönlüne de aksın.
İnsana hükmeden nedir? Azaları mıdır? Yoksa insan mı azalarına hükmeder. Bir yere giderken götüren ayak mı, yoksa sen misin? Sen isen, neden hür iradenle hiç istemediğin yere gidersin. İçinden gelen ses “yahu benim burada ne işim var? Ben istemiyorum burayı ” derken nasıl kendini orada bulursun. Yada; ne güzel, ne harika işleri yapmak isterken neden yapamazsın. Elin ayağın seni zorla mı götürüyor, azalarına sözün mü geçmiyor. Nedir bu hal. Bedenine hükmedemiyor musun?
Bir ulu söz ile bir derin ummana kapı açtı İki cihan sultanı:
Bedende bir et parçası vardır. O düzgün ise bütün azalar düzgün olur. O bozuk ise bütün azalar bozulur. Dikkat edin o kalptir.
El, ayak harama gidiyorsa kalp iş görmüyor demektir. Kalbin fesadı gücünü kaybedip işlevsiz hale gelmesi demektir. Azaları mutlaka yöneten bir güç olmalı. Kalp gücü kaybedince nefis devralır hemen yönetimi. Mahkumun olup seni dinlemesi gereken nefsin ve azaların kalbinin zayıflığından dolayı sana hükmetmeye başlar. Hakim olmak varken yaptığın yanlıştan dolayı mahkum olursun. Sultan olmak varken kendini prangalara vurulmuş bir köle olarak bulursun.
-Kalp bu hale nasıl geliyor?
Her şeyin bir nizamı bir kararı var. Ay çiçeği denilen bir bitki vardır. Üzerinden çekirdek özünden yağ çıkar. Onu güneşi göreceği yere dikerler. O çiçeğin yüzü hep güneşe bakar. Güneş doğarken doğuya, batarken de batıya döner yüzünü. O hep güneşi takip eder. Güneşin ışığını tam alırsa o hoş yemişini verir. Sen bu çiçeği alıp güneş görmeyen yere dikersen kuruyup söner. Ne yemiş verir ne de yağ. Kalpte aynı bu çiçek gibidir. Bu çiçeğin yüzü nasıl hep güneşe dönük olması lazım ise kalbin yüzü de hep Hakk’a dönük olmalı. Hakk’tan nur almalı. O zaman yeşerir kuvvet bulur ve çiçeğin yemiş vermesi misali kalpte etrafına nur saçıp fayda verir. Ama dünyaya dönerse yüzünü güneşi görmeyen çiçeğin kuruduğu gibi kalpte kuvvetini kaybedip çürüyüverir.
Efendimizin “kalbin fesada uğraması” diye buyurduğu kalp bozukluğu değildir. Kalp ilahi bir latifedir onda bozukluk ve bozgunluk olmaz. Kalbin fesadı iş görmez hale gelmesidir. Kuvvetini kaybetmesidir. Kalp dünyaya dönerse o zaman zayıflar ve ölür. O vakit nasıl iş görür. Görmez. Bunun için buyurdu Hazreti Peygamber:
Üç gün hikmetten uzak kalan kalp ölür. diye.
Hikmetten uzak kalan Hakk’tan uzak kalır. Hakk’tan uzak kalan kalp ise gücünü kaybeder ölür. Kalp dediğin ilahi bir sır, manevi bir nokta. O gücünü Hakk’tan alır. Onun ile bağlanırsan Hakk’a alemlere hükmedersin. Ama Hakk’a bağlı olmaz ise elektiriği kesik lambaya benzersin sönersin. Sonra ne olur nefsin eline düşersin. Birden kendini hiç istemediğin işlerde ve yerlerde bulursun. Hükümran olup hükmetmek varken nefsin kölesi ve mahkumu olursun. Çeker seni götürür. El harama gider, göz harama. Arada bir ölü kalbinin cılız sesi gelir: Ben böyle olmak istemiyorum, bu kötülük ile emreden nefsin kölesi olmak istemiyorum, bu hep haksız karar veren hakimin mahkumu olmak istemiyorum. Fakat kurtulamazsın.
-Yok mu bunun bir çaresi?
Olmaz mı var tabi. Nefsin mahkumiyyetinden kurtulmak isteyen Kalbi ile Hakk’a dönecek. Her nerde olursa olsun, heybesi ne kadar büyük günahlarla dolarsa dolsun yeterki kalbi ile Hakk’a dönsün. O ölmüşcesine halsiz ve hareketsiz duran kalbinde ne heybetli bir ayağa kalkış olacak görsün. Bir anda bütün hükmü nefsin elinden alıp, kalbi ile o en yüce makam olan secdeye varıp yalvarsın:
Ya rab ben yanlız senin kulun, yanlız senin kölenim, gönlümü doldur nurun ile nefsime hükmedeyim, şeytanın hakkından geleyim. İzzet senin kulluğunda, kabul et beni de en büyük devlete ereyim. Senin aşkından başkasının mahkumu, Cemalini seyrin mahrumu eyleme beni, lutfunu gönder ölmeye yüz tutmuş kalbim bir nefes alsın, sonra hayat bulup o nefes ile senin adı aşk olan o en büyük ummanına dalsın. aminn….
Fatiha…
Sakaryevi

“””Yarım teslimiyet”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””Yarım teslimiyet”””
Yarım hekim candan, yarım hoca dinden edermiş. Yarım teslimiyette dervişi maksada ermekten eder. Suç hep hekim de, suç hep hoca da dersin de sen hiç kendini sorguluyor musun. Acaba denileni, istenileni yerine getirdin mi? Getiriyor musun? Yoksa yerine getirdiğini mi sanıyorsun. Hekime gittin ilaç verdi. “Bunu her sabah aç karnına iç” dedi sende haftada bir tok karnına içtin. Sonra iyi olamayınca hekime “bu hekimde bir şey bildiği yok paramı aldı beni mahvetti bıraktı. Ona gitmeden önce daha iyi idim” dersen ne kadar isabetli olur. Aynı şekilde bir Allah ehlinin emrine imtisal eden kişi nasihati alıp söylendiği gibi değilde istediği gibi, istediği şekilde uygularsa ve neticesinde istediği sonuca eremezse bunun sorumlusu tamamen kendisidir.
Yolu bilmeyen bir insana o yolda usta olmuş kılavuz yolu tarif ediyor:
-Al bu şemsiyeyi gündüz kullanacaksın gece kapatacaksın. Yola çıkıpta çöl sıcağında gündüz şemsiyeyi kapatıp gece açınca ve sonrasında domates gibi kızarınca yüzün, dönüpte kılavuza kızmaya hakkın olabilir mi?
Mevlamız dışarı çıkınca kapan içerde rahat ol diyor kadına. Sen dışarda açılıp içerde kapanırsan olur mu? Her şey yerli yerinde yapılırsa kar getirir.
Allah ehli bu gün sana başını eğ saklan derse kafanı kaldırma sakın.
-Yahu neden? Biz yanlış mı yapıyoruz neden saklanıyoruz? deme.
Gizli yürünecek zaman var. Başını dikecek zaman. Efendimiz sekiz sene herkese gizlenemsini emretti. Gizledikleri ne idi. Apaçık hakikat. Hayattaki en doğru yol ve düşünceyi sekiz sene kimseye baş kaldırmadan gizli gizli evlerde toplanarak yaşayacaksınız. Halbuki Allahın dini ve resulü de yanımızda “neden saklanalım” demediler. Edeple vaktin gelmesini beklediler.
Vakit gelince taşlanmak pahasına da olsa o derin hakikati haykıra haykıra sokaklarda yürüdüler. İşte hikmetsiz bir iş yok. Hikmeti anlama yoluna girmek gerek. Evliyanın sözüne hakkıyla tabi olmayınca, başa gelen bela senin edepsizliğindendir. Sabır vakti sabır gerek. Emre uyarken başına gelen herşey güzel edep ve sabrınla seni yüceltir. Ama edepsizce tavır alırsan ne sabrın olur ne de maksada erecek gücün. Sonra bütün suçu başkasına atıpta üzerinden düştü sanırsın yükün. Ama dünyanın yükü altında ezilir gidersin.
-Yahu abdest al denildi de almadık mı?
Abdest al dendi namaz kıl diye. Sen abdesti aldın namazı kılmadın. Abdest namaz içindi. Namaza durmadan huzura girilebilir mi?
Yemeği yaptın ama yemedin, karnın doyar mı? Arabayı aldın ama buluşma noktasına varmadın. Yari görmeye imaknın var mı?
Ben o şeyhe vardıktan sonra fakir düştüm diyor. Şeyh sana zengin olmanın yolunu mu öğretir, yada elindeki serveti daha yükseltmeyi mi öğretir. Şeyh peygamber varisidir. O sana Allahı öğretir. Onun yüzüne baktığın ibadet, yüzüne bakarken aldığın nefes tesbihtir. Göklere bağlı kalbinden taptaze hikmeti sana sunmuşta parasız pulsuz, sen onun yanında, Hakk katında sinek kadar değeri olmayan dünyanın derdine düşmüşsün. Karıştırdın herhalde burası Allah yolu, dünya değil. Zengin iken fakir düşmek var sultan Ebu bekir Sıddık gibi, aileden mirastan kopmak var Musab bin Umeyr gibi. Açlıktan yaprakta yediler amma Hazreti Resüle olan bağlılıklarından zerre miktarı kaybetmediler. Hep artarak çoğaldı. Mahsule aşı yapmayın diye buyurdu peygamber, yapmadılar da bütün mahsulleri yandı. Ama hiçbiri Hazreti resüle olan edebini kaybetmediler. Ey resül sana canımız feda yanan mahsul ne ki.
Evet gül var ama dikeni çiçeğinden çok gözükür. Çünkü nefsin şu an kalbinden çok kuvvetli. Şeytan öyle gösterir. Kalbin kuvvetlendikçe çiçeğin dikenden çok olduğunu göreceksin. Ama sabırla yürürsen. Yarin huzuruna mutlaka ereceksin tabi tam teslimiyete bürünürsen.
-Gençliğim gitti, hayatım keyfim bitti, diyorsan sen zaten yari aramıyorsun. Arayana bile tam teslim olmayınca nasip olmayan aramayana hiç nasib olur mu?
Fatiha …
Sakaryevi

“””Bir göz oda”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””Bir göz oda”””
Dil kalbin tercümanıdır. Kalpte pişen aşın ne olduğunu, konuşunca insanın dilinden anlarsın. Ne kadar gizelemeye çalışsa da, yalanla üzerini kapatsa da tutamaz içinde mutlaka söyler. Kimisinin içinde zehirli aş var, kimisinde gereksiz telaş. Bir merhaleye kadar herkes bir şeyin sarhoşu olmuş. Onun için yöneldiği taraftan başkasını görmez.
Bir gün bir misafirle Akçay’ın yanından geçerken Allahın bu büyük nimetine hiç bakmadığını gördüm. Yahu dedim “böyle güzel bir nimeti görmeden geçiyorsunuz. Kendinizde misiniz?” Ama senin bakınca gördüğünü herkes nereden bilsin, nereden görsün. Bir hoş manzara ama neticede akan bir su. Herkesin bakınca gördüğü bu. Hakk sana bu insan eli değmemiş güzel akıntıdan ne manevi tefekkürlere kapılar açtı, Akçayın suretinden ne ilahi nurlar saçtı, onu ne bilsin. Şu dağları alelade gören insan nereden bilecek bu dağların, derin tefekkür hazinelerinin altın sandığına anahtar olduğunu. Bu Ak dergah dediğin surette takılıp kalan için bir göz odadır. Ama kalbinle bakarsan Allah’a aşık gönüllere Allah’ı bulduran bir ulu dergah. Yok ben gözümle bakacam deyip inat edersen Kabeyi muazzama da bir göz odadır, bil. Hatta hatta ilk ayetin nazil olduğu Nur dağındaki o mübarek hira mağarası bir göz oda kadar bile yok. Bir insanın anca sığabileceği kadar bir yerdir. Fakat Allah’ın Habibi o yarım oda da sevgilisinin haberini aldı. O yarım oda da Kuran ummanına daldı. Surette kalana aşktan bir nasip yok. Mana yoluna düşersen her yerde Hakk’a açılan kapılar mevcut. Bazen bir akarsu, bazen heybetli bir dağ. Bakmayı bil yeter ki. Bin odalı saraylarda bulunamayan nuru kim bilir belki Ak dergahın bir göz odasına saklamıştır Allah. Sana sirke şişesi gibi gözüken camdan biz ne ballar içtik. Sen bu sefineyi(gemiyi) ufak gördün amma, biz bununla ne derin okyanusları, aşılmaz ummanları geçtik. Aşka imam olmuş Mecnun’un meselesi gibi. Mecnuna:
-Yahu bu kara kuru kızda, Leyla’da ne buldun da bu kadar kendinden geçtin, demişler.
Hakk bize onun suretinden bal sundu. Size sirke sundu ise biz ne yapalım! demiş.
Aşkı arayana, aşk ile bakana her yerde yar, kendini gösteren aynalar koymuş. Ne güzel manzaralar var zahirde amma Hakikette görünen hep oymuş. Uzağa gitmene gerek yok en büyük aynayı senin içine koymuş. Aşk ile bak yeter ki. Kimi aynaya bakar şaşkın, kendi suretinden başkayı görmez. Kimi bakar da nuru ile aşkın yari görürde kendini bile görmez.
Bizde aşk ile bakanlardan olalımda Hakk’ın nurani şelaleleri altında ıslanalım. Herkes ameline itimat etsin varsın. Biz sadece kalbimizdeki aşka yaslanalım.
Fatiha…
Sakaryevi

“””İmanın Hakikatine ermek”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””İmanın Hakikatine ermek”””
Aşk ise kalbimizdeki yare gitmeden olur mu?
Gideceğiz tabi, onu görüp ondan nur alacağız. Nur dediğimiz onun mübarek nazarı, göklere bağlı gönlünden dökülen kelamıdır. Bundan mahrum kalmak olmaz. Onun için Nakşibendi uluları “derviş mürşidin huzuruna çıkmaktan geri durmasın, her gün ya da iki günde bir halini arz etsin. Uzak ise ayda bir veya iki ayda bir mutlaka huzuruna varsın, varkın ki külli kayıp olmasın” demişler.
Gir huzura halini arz et! Nedir kalbinin durumu söyle! Al melhemini iyileşsin o kötü yaraların. Ya da rahatsız eden kaşıntıların. Ama hep aynı hali arz ediyorsan verilen nasihati tutmuyorsun, Hakk’a giden o ulu yolda yerinde sayıyorsun demektir.
Halini arz et ama alacağın cevabı can kulağın ile dinle! Ahir zaman olmuş halini arz eden
eksiğinin derdini taşımıyor. Sonra cevabını alır. Aldığı nasihati tutmaktan kaçınıyor. Farkında değil hep aynı dertten yakınıyor.
-Neden olur bu hocam?
Yoluna ve pirine bağlılığı zayıf. Ağzının dediğini gönlü tasdik etmiyor. Murşitten gelen feyize gereken ehemmiyeti vermiyor. Şah-ı Nakşibend hazretlerinin buyurduğu gibi: bu dervişlere ceza keselim! bunlar kalplerine gelen feyze riayet etmiyorlar.”
Her müşkilini Hakk için açana, sorgusuz sualsiz üzerine Allahın nurunu saçana bir normal kul gibi bakarsan onun mübarek ağzından dökülenin cevher olduğunu anlayamazsız. İdrakına varamazsın. Dilin söyler kalbin tasdik etmez. Kalp senin ufak evladın değil ki istemediğini ona kulağından tutup zorla yaptırasın. Sen mürşidin her halinin peşine düşüp taklit etmiyorsan, o zaman onun kalbindeki sırra vakıf olamazsın. O kutlu kişinin her hali de kutludur. Bir tek sohbet postuna oturduğu zaman değil, senin onu her gördüğün zaman dikkatle takip edip taklit yoluna girmen gerek. Böyle olunca zahirini zahirine benzettiğin zatın, kalbine de kalbinin benzediğini göreceksin. Dün taklit ile yaptığın her kutsi ibadetin yarın hakikatine varacaksın. Taklidi imandan tahkiki imana geçmek sana da mümkün olacak. Alauddin Attar hazretlerinin buyurduğu gibi: Şah-ı Nakşibend hazretleri bana “beni taklid et” diye emir buyurdu. Biz taklid yoluna girdikten bir vakit sonra her işin hikmeti açıldı.
-Gücümüz yeter mi hocam
Yettiği kadar. Erebildiğine er ki eremediğine erecek kuvveti ihsan etsin Allah. Hayallerde gezip durma. Halini arz etmekten korkma! Ya korkuyorsun ya kibrin izin vermiyor. İkisi de dervişe yakışmaz. Korkmak çocuk işidir. Çocuk Hekime gitmekten korkar. Sen çocuk değilsin. Yok kibrin mani ise o zaman aşkın esiri değilsin. İnsan sevdiğine karşı kibirlenir mi? Araya kibri girdiği o mübarek insana aşık olduğunu söyleyebilir mi?
Kibri bırak, kibir ile aşka yürünmez, aşkı değil Hakk’I istiyorum dersen aşık olmadan Hakk’a erilmez.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Aşkın iki yakası”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””Aşkın iki yakası”””
Altı günlük yoldan geldim diyerek bu gelişi kendine çok bir şey sanma. Huzura girdiysen öncesi değil sonrasıdır asıl olan. Kat edilen yol başlangıca gelmek içindi. Asıl yol yeni başlıyor. Ne güzel söylemiş Sultan Yunus Emre:
Güzel mürşit ki bizi Hakk’a iletir
Aşık canı ona kurban gerektir.
En aziz olan canını kurban ederim deyip, aziz olmayanlara takılıp kalma sakın. Aşık ol. Aşkında samimi ol ki senin aşkın gerçek aşka yükseliversin. Gönlün aşkın sırrına ersin.
-Aşkın sahtesi mi var hocam?
Evet. Hakiki aşka uymayan her aşk sahtedir. Kimisi hakikisine götürme ihtimali olduğundan dolayı değerlidir. Hakiki aşk iki müsavi insan arasında olamaz. Aşkın iki yakası birbirinden farklı olmalı. Düşünsene iki yaka da aynı ise öteki yakaya neden geçelim ki. Birisi diğerinden daha kuvvetli ve daha maneviyatlı olmalı ki ona gönül vermek, gönle huzur versin.
-Neden?
Çünkü bu ilahi bir nurdur. Birisi daha yüksek olacak ki o nurda bir tükenme olmasın. Hazreti Mevlana’nın semada ellerini açışının manasını iyi idrak etmek gerek. Bir el yukarı bir el aşağı, Hakiki aşkı anlatan bir işarettir bu. Hakk’tan alır, halka veririz. Asıl itibarı ile yukarı açılan da, aşağı dönük olan da o kutlu zatın kalbidir. Hakk’tan alır, halka verir. Hakk’tan alanın nuru tükenir mi hiç. Onun için o kutlu zata olan aşk günden güne kuvvetlenir, azalmaz. Ama iki müsavi, iki eşit insan arasında olan aşk günden güne tükenir. Aşk kalbin işidir. Kalp tükenmeyen hazinelere müştaktır. Hakk’a isnadı olmayan her şeyin tükendiği gibi bu da tükenecektir. Kalbini Hakk’a dönmeyen iki insanın arasındaki sevgi, aynı suyun içlerinde devirdaym ettiği iki havuza benzer. Eğer bir kaynaktan beslenmezse günden güne azalıp yok olacaktır. Tükenmeyen sevgi isteyen, hakiki aşka ermek isteyen kendinden imanı daha kuvvetli insanla dost olmalı. Ve o zatta ki bütün güzelliklerin arasında, o zatın kalbindeki mübarek nura müştak olmalı. Yoksa onun kaşına, gözüne takılırsa yine yoldan sapabilir.
Evet hakiki aşkın esası buna dayalıdır. Aşkın iki yakası birbiri ile aynı olamaz. Bunun için efendimiz s.a.v.:
Eğer birini dost edinecek olsaydım, Ebu bekir’i dost edinirdim. Fakat Allahu Teala beni dostluğuna kabul buyurdu. diye buyurmuştur.
Yani ümmetimin içinde kalbi bana en yakın olan Ebu bekir’dir. Böyle olsa bile hakiki aşkın mihengi olan benim kalbim, Allah’a dönmezse yine aşkım eksik kalır. Ebu bekir benden alsın, Selman Ebu bekir’den. Herkes kalbini kendinden Allah’a daha yakın olana döndürsün. O yolda Ebu bekir gibi tam bir teslimiyete bürünsün. O teslimiyetle Hakk’ın aynası olan o zatın gösterdiği yolda yürüsün. Yürüsün de yolun sonuna varınca onun kalbinde de Hakk’ın nuru görünsün. Yoksa aşk dediği hep heves, yaşadığı bir kaç nefes olur. Dönüp dolaşıp vardığı yer hep o aynı suyun içinde devirdaym ettiği havuzun dibi olur. Kalbi göklere bağlı olmayan insanın elini tutup göğe nasıl çıkılabilir.
-Ama onu çok övmüşlerdi hocam.
Öven insan nefsi ve şaytanı için övdü. İşi bitti aynı insan yine nefsi ve şeytanı için dün övdüğü o kişiye sövdü. Hakk ise sana Kuran-ı keriminde:
İnsanların çoğunluğuna tabi olursan seni saptırırlar, diye buyurdu.
Anlık zevklere daldın, ilahi aşka ermek var iken sen aşşağılık yerde kaldın. Şükür ki daha alacak nefesin var. O zaman artık tevbe et de gerçek sevdanın yoluna var. O yolda teslimyetle yürü ki seninde gönlüne nazil olsun yâr. Kayıkla yâr yakasına geçince geldiğin yakayı unut. Çektiğin zilleti en büyük izzet bil. Çünkü o kalbi Hakk’a bağlı insan seni senden daha çok sever, senin bu ulu yolda maksada ermeni senden daha çok ister.
Fatiha…

Sakaryevi

“””Nefes”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””Nefes”””
Şeyh ilaç değil nefestir. Onun için şeyhsiz kalmak gibi bir seçenek yoktur kalp ehline. Nefessiz insan yaşar mı? Yaşamaz. Şeyhsiz kalan kalpte öyle. Ölü kalp ile Hakka varılmaz. Allah diridir. Nasıl bir dirilik? Hiçbir evsaf ve ef’aline ölümün uğramasının mümkün olmadığı bir dirilik. Allaha yakın olmak onun sıfatlarından edinilen nasibin büyüklüğüne göre olur. Ölümün hiçbir şekilde kendine uğramayacağı o yüceler yücesi Mevlaya ölü kalp ile mi gideceksin? Böyle mi yakın olacaksın. Bedeni ölünce insanın ne kadar sevsende onu, yanında tutmaz toprağa salarsın. Sen insan olduğun halde ölü olanı yanından gönderir, üzerine toprağı serpersin. Aynı sınıftan olduğun bir varlık bedeni diriliğini kaybedince yanında tutmazken, Göklerin yüce hakanının seni ölü kalbinle kabul edeceğini mi sanırsın. Şeyh ve mürşit ilaç değil nefestir evet. İlaç hasta olunca alınır. Şeyh su gibi de olmaz. Susuzluğun ateşi sarınca suya ihtiyaç duyulur. Mürşidin nuruna her an muhtaçtır insan. Gönlünü bulunduğu kafesten çıkarabilirse mana aleminin yükünü hissedecek. O azim yükü ancak şeyhinin ruhaniyetinden yardım alarak kaldırabilir. Ama bu dil ile anlatmakla tam olarak elde edilmez. Bunun için manevi kapıdan içeri girmek gerek. Çoğu insanlar uzaktan bakmayı kendilerine yeterli gördüler. Anladığı sandıkları herşeyi dilleri anladı. Dil anlar mı? anlamak kalbin işidir. Edebi eserlerde “dil” kalp manasında olmasından dolayı işleri birbirine karıştırdılar. Peygamberimiz s.a.v.’in cahiliyye döneminde yaşamış, şiirleri ile tevhidi söyleyip kalbi ile küfreden şairin hakkında buyurduğu gibi:
Ümeyye bin ebi Salt’ın şiiri iman etmiş fakat kalbi kafirdir.
Dilinden dökülen söze bakınca bu adam direk göklere bağlı dersin, kalbine baksan içeride şeytanlar cirit atıyor. Onun için o kutlu zata canlar feda etmeli ki bu hastalıkların hepsinden çekip çıkarır seni. Ondan geri durma! çünkü şeytan ufak bir fırsat bekler. Şeyh nefestir. Nefessiz kalma. Nefessiz kalan ciğer kalbe ziyan, şeyhsiz kalan insan ruhunu şeytana kurban verir. Kibri perde olupta o güzel mürşide teslim edemediği kalbini şeytana güle oynaya teslim eder. Bedenler Allahın huzurunda ama kalpler nerde dersin. O herşeyi en güzel şekilde yaratan bedenine mi hayran senin. Bedeni tertemiz ettin ama kalp istenmeyen her kötü ahlak ile dolu. İçinde zehir olan bir bardağa her şeye şifa bal dökülür mü? Dökülse bile o bal artık iş görür mü? Şeytanın istedikleri ile doldurduğun kalbine Allahın nuru girer mi dersin? Allahın nuru çok kuvvetlidir, girdiği yeri tertemiz eder dersen doğrudur. Ama temiz etmesi için senin kalbini açman gerek. Sen inatla o pisliklerin üzerini örtmeye çalışırsan Allah nurunun kıymetini bilmiyorsun demektir. Allahu Teala ise kıymet bilmeyene nimet vermez. Hakikat aynasından bakarsan gerçek budur. Şeyh Allahın nurudur. Nuru isteyen kalbindeki kibri inatla muhafaza etmeye çalışmasın. Sonra nefessiz kalmasın. Kalmasın ki kalbinde şeytanlar cirit atmasın.
Fatiha….
Sakaryevi

“””Sahte Şeyh ve Mehdiler”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya
“””Sahte Şeyh ve Mehdiler”””
Teslimiyet İslamdadır. Meşayih-i kiramın hallerini bilmeyip te kitaptan hikayelerini okuyup şeyhlik oyunu oynayanlardan tasavvufta, tasavvuf ehli de uzaktır. Evet bu yoldaki en önemli ve elzem olan şey teslimiyettir. Ama bunun iki taraftan da metin çizgileri var. Bu iki çizgiden birini aşarsan orta da tasavvuf, diğerini aşarsan isen ortada İslam kalmaz. Her şey Rahman için diye söylenip asıl itibarı ile şeytana hizmet eder. Fakat yola usulünce çıkmayanların yaptığı yanlışlardan dolayı uçurumdan aşağı düştüler diye biz ne bu ulu yola ne de bu ulu yoldan gidenlerin harika hallerine kapımızı kapatacak değiliz. Kuranı kerimi bile okuyup şeytanın hizmetinde kullananlar olduğuna göre bu ulu insanları da kendi nefislerine alet edenler mutlaka olacaktır.
Bir hikaye anlatılır ve bu hikaye de iki grup haddi aşmıştır. Bu meseleyi işleyelim. Bir gün Şems Hazretleri Mevlana hazretlerinin teslimiyetini kontrol etmek amacı ile “bana bu gece için bir kadın getir” der. Mevlana Hazretleri öyle bir şey yapar ki Şems Hazretleri bile hayrette kalır. Getirdiği kadın kendi hanımıdır. Hazret tamam gönder gitsin dedikten sonra “neden onu getirdin” diye sorar. Mevlana Hazretleri şöyle cevap verir:
Efendim benim kalbimdeki iman tamamdır. Ben yakınen bilirim ki benim şeyhim Şeriat-ı Ahmediyye ye aykırı hiçbir şey yapmaz. Nefsini öyle terbiye etmiştir ki Dünyalık zevke hiç meyli olmaz.
İşte bu menkıbeye iki yanlış yönden baktılar. Birileri Mevlana hazretlerine olur olmadık sözler söylediler. Birileri Şems hazretlerinin yaptığını yapıyoruz diyerek bu işi günaha götürüp nefislerini tatmin ettiler. Teslimiyet İslam’dadır. Şems hazretleri sadece İslamın izin verdiği noktaya kadar imtihan etti. Burayı kaçırmamak gerekir. Bu gerçek ve sahte şeyh arasını ayırt eden ana çizgidir. Mevlana hazretlerine yanlış söz eden işin sır ve hikmetinden gözü kör olandır. Mevlana Hazretlerinin kalbindeki sağlam itikat işin o noktadan daha ileri gitmeyeceğini kesin bilmesinden ileri geliyordu. Bunu anlamak çokta zor değil. Anlamayıp ta hazrete dil uzatan hakikat kapısına kapısı kapalı olan kişilerdir. Diğer çizgiyi aşıp ta bu meseleyi örnek gösterip olur olmaz günahlara dalan kişi ise sahte şeyh olup insanların gözünde değerli fakat gerçekte eğerli kişidir eğerli. Bu eğerli eşşeğe binen ise şeytan ve nefstir.
Büyük Şeyhimizin ismini kullanarak niceleri böyle sahte şeyhliğe bürünmüş dergah diye kendilerine saray yapıp orada halvet adı altında kadınlara halvet yaptırıyorum diyerek kendi haremini kurmuşlar. Bazı farklı cemaatler ise buna yakın olarak kadınlarla birlikte itikafa girmişler. İşte teslimiyet İslamdadır düsturu burada devreye giriyor. İslam dininin doğru ve güzel görmediği her şeye kapın kapalı olmalı. Efendimiz s.a.v. gibi ilmi ledün sultanı olan bir peygamber kadınlara itikafı evlerinin yatak odalarında yapmalarını emrederken kim bu ulu emrin karşısında durup kadınlara itikaf için camiyi gösterebilir ya da halvet için bir dergahı. Oraya hatunu nu gönderen kişi bunun yanlış olduğunu bile bile gönderiyorsa büyük bir ahmaktır. Ama yeni yeni İslamı öğrenen insan nereden bilsin bunun yanlış olduğunu. İşte insanların dini hassasiyetini kullanarak böyle yanlış yapanların şerrinden Allahu Teala ümmeti Muahammedi muhafaza eylesin.
-Ama hocam bu insanalar bize Hızır a.s.’ı örnek veriyorlar.
Evet anlamadıkları başka bir mevzu da bu zaten. Hızır a.s. gökten emir alarak hareket ediyordu. Onun için bize ters gözüken bazı şeyleri yapıyordu. Gökten emir alana bazı şeyler değişir. Fakat bu ona münhasırdır, ona mahsustur. Hızır a.s. kendisi öldürdü evet ama Musa a.s.’a git öldür demedi. Çünkü Musa a.s. o sırra henüz sahip değildi. Bunları örnek gösterenler bu sırrın sahibi değiller ve kendileri günah işledikleri gibi başkalarını da işletiyorlar. Ve bu insanlar bırakın tarikatın sırrını, şeriatın nuruna bile hakim değiller. Takip eden görüp bilecektir ki namazları dahi tamam değildir. Bu durumda gösterdiği yolun Hakk’a götürmesi nasıl beklenebilir.
Gel dost Hakk’a gel ama Hakk’tan uzaklaşarak Hakk’a gelinir mi? Benim teslimiyetimi ölçecek kişi henüz nefsinin kölesi ise ne işim olur onunla. Ben hastayım zaten, beni iyi edecek kişi benden daha hasta. Beni de kendi gibi yapmak istiyor. O ufak yaramı tedavi edip beni kandıracak sonra en büyük zehri kanıma bulaştıracak. Yok ben Hakk’ı isterim sadece. Ona kalbimi döndüğüm zaman ihlas ile, bilirim o beni kurda kuşa yem etmez. En has kulunu gönderir ve beni, şeytanların sahte şeyhlerin elinden bir anda kurtarıverir.
Fatiha…
Sakaryevi

Arama
RSS
Beni yukari isinla