“””Vicdansızın vicdanı”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/12***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Vicdansızın vicdanı”””

İslam ile vicdan birbirinin aynasıdır. Ne islam vicdansız nede vicdan islamsız olamaz. Vicdansız müslümanın müslümanlığında, islamsız vicdana erebileceğini sananın anlayışında sorun vardır. İslam bir kaç emirden ibaret bir şey değildir. İslam bütün duyguların ve düşüncelerin ayarını yapan mükemmel bir mizandır. Onun için hayatın her anına hükmeder. İslamı hayatının her yerinde istemeyen kişi aslında islamı bilmeyen kişidir. Ve istemediği her yerde yanlış düşüncelerin esiridir.
-Bir örnekle anlatır mısınız..
Evet anlatalım. Mesela İslam anne ve babaya itaat etmek gerektiğini emreder. Anneye uff bile demeyin der.
-Subahanellah çok ince bir çizgi.
Evet. Fakat annen veya buban Allahın istemediği bir şeyi yap derlerse, o zaman islam onlara itaat etme der. Bu durumda anne ve bubaya itaat etme konusunu islamın ayarında tutamayan bir kişi, anne veya bubası namaz kılma dediği zaman veya saçını kapama dediği zaman onları dinlerse hem kendine hemde anne ve bubasına kötülük etmiş olur. Çünkü bunlar Allahu Tealanın muhkem emirleridir ve hiç kimse için terkedilemez. Bu emirlere karşı durmak Allahu Teala’ya karşı durmaktır. Senin yapacağın en güzel iş bu emirleri yerine getirip anne ve bubanın kalplerini bu emirlere karşı durmamaları için yumuşatmaktır. Onlara acıyarak bu emirlerden geri durursun bunu vicdanının bir emri olarak görürüsün ama asıl itibari ile onları cehennem azabına göndermiş olursun. Çünkü o emirler Allahın emirleri idi ve onların bu emirlere karşı olarak yaşayıp bu şekilde ölmelerini sen sadece seyrettin. Bunun için hiçbir şey yapmadın. Ve kendinin vicdanlı biri olduğunu sandın.
-Büyük zatların başına böyle bir şey gelmiş mi?
Evet kuranı kerimde İbrahim a.s.’ın kıssası anlatılır. Ama biz Sad bin ebi vakkas hazretlerinin destanını, Allahın dinindeki sağlamlığı ile herkesi hayran eden menkıbesini anlatalım.
-Evet anlatın.
İlk müslümanlardan ve cennetle müjdelenen on sahabiden biri. Peygamberimiz s.a.v.’in kendisi hakkında “Anam bubam sana feda olsun” dediği tek sahabi. Asırlarca sapkın inançlarla yönetilmiş köklü devlet olan İran’ı islam ile şereflendiren İran fatihi Sultan Sad bin ebi Vakkas r.a. Dinine çok bağlı vede annesine çok saygılı. Fakat annesi onun müslüman olduğunu duyunca çok sinirlenmiş ve onu dininden döndürmek için büyük bir plan kurmuş. Oğlunun annesine saygısını ve bağlılığını bildiğinden bunu kullanarak onu dîninden döndürebileceğini sanıp oğluna:
-Allah’ın, sana anne babaya dâima iyilik et dediğini söylemedin mi sen? demiş. Hazret-i Sa’d:
– “Evet” anne. Bunun üzerine annesi şeytanın vicdan okunu salladı:
-Oğlum Vallahi, sen Muhammed’in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ona tabi olmaktan vazgeçmedikçe, O’nun dininin emirlerini terk etmedikçe ben açlık ve susuzluktan helak oluncaya kadar ağzıma bir şey almayacağım. Sen de bu yüzden anne katili olacaksın. dedi. Sultan Sad bin Ebi Vakkas O güne kadar annesinin her isteğine boyun eğmiş, bir dediğini iki etmemişti. Fakat artık durum farklı. Annesi ondan yedi kat göğün hakanına karşı durup Allahın habibine arkasını dönmesini istiyordu. Nasıl olur? Nasıl yapılır? Evladından böyle bir şey nasıl istenir? Anne sen kime karşı durup kime arkamı dönmemi istediğini biliyor musun. Seni bana beni de sana veren Allaha mı asi olayım. O güzel mevlayı bize öğreten, en güzel kelimeleri bize söyleten, bende gördüğün her güzel ahlakı bana belleten o en güzel insana mı arkamı döneyim.Yokk anne yok olamaz hayır. Benim vicdanım islam ile tamamdır. İslamın ayarına girmeyen her ahlak insana ziyandır.
Bir iki gün yemeğini getiriyor, annesi ise inad edip yemiyordu. Hazreti Sad annesine kalbindeki imanın ne derecede muhkem ve sarsılmaz olduğunu şöyle anlattı:
“Ey Anneciğim, senin yüz canın olsa ve her birini İslâmı bırakmam için, Rasülullahın getirdiklerini inkâr etmem için, ona tabi olmaktan vazgeçmem için, O’nun dininin emirlerini terk etmem için versen, yük kere önümde can versen ben yine dînimden vaz geçmem. Ben yine Resülullahtan geri gelmem. Onun emirlerini yerine getirmekte bir an tereddüt etmem. Artık istersen ye, istersen yeme.” Annesi karşısındaki bu sarsılmaz dağ misali imana hiçbir zarar veremeyeceğini anlayınca inadından vazgeçip yemeye ve içmeye başladı.
Sen islama uymadığın her iş ki kimisine vicdan kimisine şükran dersin. Bunların hepsi şeytanın kalbine fısıldadığı vesveselerdir. Bunu nasıl anlarım dersen işte bunu sana islam öğretir. İslamın koyduğu nizama uy. Vicdanın rahat olsun. O nizam her şeyi yaratan Hazreti Rahmanındır. O seni de anneni de bubanı da sendan daha iyi bilir. O’na teslim ol. Yoksa Sonra pişman olursun. İslama uymayan her düşünce ve fikir ya kökünden yanlış yada ayarı nisbetinde içinde bozukluk taşır. İnsan islamdan değil asıl itibarı ile gerçek vicdandan ve gerçek güzel ahlaktan kaçar. Sonra kalınca naçar, o vakit anlar. Anlar ama o anlayış onun kabul müjdesi değil ilerde gelen azabın davul sesidir.

Fatiha..

Sakaryevi

“””Çorapsız girme”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/11***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Çorapsız girme”””

Hey gidi insanoğlu zahirine yani dış görünüşüne o kadar çok düştü ki içini temizlemeye vakti kalmadı. Bu da yine şeytanın başka bir oyunuydu. Önemli bir şeye fazla daldırarak en önemliyi unutturmak. İnsan temiz olmakla vazifelidir ama temizlik üzerinde ki elbiseye has bir şey değildir. İnsan sahip olduğu cevherler içerisinde en dıştan en içeri doğru bir temizlik çabasına girmeli. Bedenin dışını temiz tutmak gerekir. Evet. Ama sadece dışını temizlemek ile yetinmek olmaz. Nasıl olabilir. Hangi insan sağlığı konusunda sadece cildinin sağlığı ile ilgilenip, iç organlarının sağlığını hiçe sayar. Aynı şekilde dış temizliğine çok dikkat edip kalbini unutmak ta olmaz. Ama maalesef bu zamanda bu unutuldu. Dış temizliğe daldılar, kalbin tarafına bakmadılar. Dışı güzel ama içi çürük elmaya döndüler. Hem kendilerini hem de insanları böyle kandırdılar.
Camilere girerken görürsün “çorapsız girme, ayağı ıslak girme, ıslak çorapla girme” Biz etrafta dört dönüyoruz. Birileri, dünyanın sarhoş eden rüzgarından kurtulsunda camiye girip iki rekat namaz kılsın diye. Camiye daha ilk adımını atıyor insan: “şöyleysen girme, böyleysen girme” yazıları ile karşılaşıyor. Bari yazarken çorapla girin diye yaz. “Girme” ibaresi olmasın.
-Çorapsız namaz olur mu?
Hey Allahım ne zamana geldik. Ne komik hallere düşürdü bizi şeytan. Hangi fıkıh kitabında kim görmüş ki çorapsız namaz olmaz diye. Böyle bir şey yok. Ama insanların hoşlanmadığı şeyden çekinmek lazım diye yapabiliyorsan yap. Fakat bunları dinin bir emri, bir farz gibi düşünürken bizler acaba asıl Allahın huzurunda kabul görmeyen kötü ahlaklardan temizlenmeye neden uğraşmıyoruz. Abdest almış tertemiz bir ayak ile basılmasını istemedin diye caminin girişine “çorapsız girme” yazdın. Allahu Tealanın huzurunda içlerinde riya necaseti(pisliği) olan kalpler kabul görmez. Cimriler cimrilikle, yalancılar yalancılıkla, kibirliler kibirleri ile huzura çıkamaz. Bu necasetler var ise kalpte bunları temizlemek farzdır. Bunlar ayeti kerimeler ve hadisi şeriflerle sabit. O dışının temizliği için kendini parçalarken hatta tenini beğenmeyip başkalarına kendini beğendirmek için makyaj gibi Allahın izin vermediği şeylere bile tevessül ederken insanımız kalbi temizlemek için acep neyi bekliyor.
Malesef riya öyle bir işlemiş ki kalplere sadece diğer insanların görecekleri görebilecekleri yerleri temiz tutmaya düşmüş insanımız. Rabbinden bu kadar uzaklaşmış. Soruyorum ey alnı secdeden kalkmayanlar, ey insanlar “Allahın hoşnutluğu mu daha önemli yoksa insanların mı?” Herkes bir ağızdan “Tabi ki Alahın” diyor. Peki insanların gördüğü, göreceği yerleri temizledin, tertemiz ettin. Çok şık oldun, herkesi senden konuşturdun da, Allahın nazar ettiği kalbini neden çöplüğe döndürdün. O merhamet sultanı sana devamlı ikazlar, devamlı uyarıcalar gönderdiği halde onun huzuruna hep riya ile kararmış, yalan ile sararmış, kibir ile mide bulantısı bir hal almış kalp ile çıkıyorsun. Neden bu kalbi temizleme yoluna girmiyorsun. Sen dışını süsleyip bir şey yaptığını sanırken, bu hal ile takınırken şeytan karşıdan kahkaha ile gülüyor ve: “Bak, bak şuna, bak şuna bak!! kendini de bir şey sanıp kasılmasına bak. Halbuki benimle aynı kötü ahlakları taşıyor, sadece benimki ondan biraz daha fazla. Bununla birlikte onu öyle kandırdım ki; elbisesi temiz olduğu için kendinin çok temiz olduğunu sanıyor. Üstüne üstlük buraya elbisesi tozluolan, ayağı çıplak bir Allah ehli girse onun camiden çıkıp gitmesini istiyor” diyerek mırıldanıyor şeytan. Evet işte asıl itibarı ile insanımızın durumu böyle. Efendimiz s.a.v. buyurdu:
“Hayırlı bir işe giderken ayağınız çıplak gidin iki kat fazla ecri vardır.” Bu hadisi şerifi anlatsak hepsi Efendimize küsecek nerdeyse meazallah.
-Yani elbisemizin temizliğine çok dikkat etmeyelim mi?
Yok, et. Ette, ondan on kat, yüz kat daha fazla kalbinin temizliğine dikkat et. Et ki insanların değil Allahın kulu olduğun belli olsun.
Eman Ya Rabbi Eman, şeytanın nefsin oyunlarından sana sığınırım. Senin nazarın kalbime insin diye gece gündüz uğraşırım. Eksiğim çok, temiz edemedim kalbimi, edemedim ki sen nazil olasın, ama vazgeçmedim. Hiçbir zaman rahmetinden ümidimi kesmedim. Bir gün inşallah bir gün senin inayetinle temiz edeceğim, kalbimi tertemiz edeceğim. O gün senin nuzülünle bitmeyen bir bayrama, tükenmeyen bir hazineye ve gerçek aşka ereceğim.

Fatiha…

Sakaryevi

“””Bir adım bile ileri gitme”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/10***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Bir adım bile ileri gitme”””

Dünyaya hakim olma derdine düşen nefsin peşine düşmüş olur. Kutlu bir niyetle yola çıkacaksa o zaman peşine düşmüş olduğu derdi insanlara hadim olmak olacak. Böyle olsun ki Hakk ondan razı olsun.
-İnsanlara hizmet bu kadar önemli mi?
Evet. Sen insanlara hizmet ederken niyetin, tabi ki Allahın rızasını kazanmak olacak. Bu niyetle yola çıkacaksın. Sen insanlara hizmet edince insanlar seni sevecek. Kalplerinde mutluluk ve sana muhabbetleri olacak. İnsan çok değerli bir varlıktır. Çok kıymetli, paha biçilmez bir cevher taşır. Hakk her insana gönül bahşetti. Allahu Teala insanların suretlerine bakmaz. Gönüllerine bakar. Nazar ettiği zaman bakar ki gönüller mutlu ve huzurlu. Bu huzurdan muhabbet hasıl olmuş. Bu muhabbet kimedir. Kimdir bu gönülleri böyle mest etmiş. Falanca aciz kuldur. Bu aciz kul, bu kadar kullarımı kim için memnun ve mesrur etmiş. Mevla’sının rızasını kazanmak için. Bu gönülleri hoş eden ihlaslı kul benimdir. O benim sevgilimdir. İşte muhabbetin ana kaynağı olan Hazreti Fahri Cihan Efendimiz s.a.v.’in insanları Allaha davet etmekteki o herkesi hayretler içerisinde bırakan gayretinin ana maksadı budur. Allahın Sevgisini kazanmak. Ve O (s.a.v.) kutlu maksadına ermiştir. Efendimiz Allahu Teala’nın öyle bir sevgisine mazhar oldu ki Hazreti Yezdan, Habibi Fahri Cihan Efendimiz s.a.v.’i sevmeyenlerin kendisini sevmesini kabul etmedi. Efendimiz s.a.v.’i inanmayanların kendisine imanlarını itibara almadı. Efendimizin verdiği bir hükme bile razı olmayanı, iman etmiş saymadı.

Muhabbetten oldu Muhammed(s.a.v.) hasıl
Muhammed(s.a.v.)’siz muhabbetten ne hasıl.

Benim habibimi sevmeyeni sevmem, O’nu bırakanı bırakırım, O’nun yolundan başka bir yol tutanı kabul etmem. O kişi benim ilahi dergahımda yer bulamaz. Ve göklerin nurundan haberdar olamaz. Yerde istediği ile kandırsın kendini, gökte ve yerin altında hali haraptır.
Allah-u Teala bize gerçek aşkı, gerçek bağlılığı öğretiyordu. Resulümün verdiği bir hükümde bile kabulsüzlük olamaz. Onun huzurunda ses yükselmez. Ona ismi ile hitap edilmez. Onun huzurunda onu sıkacak ve yoracak kadar fazla oturulmaz. Daha bunun gibi nice yüksek edepleri bizzat kullarına Allah-u Teala’nın kendisi, kelamı kadimi Kuranı kerimde öğretti ve emretti. Bunun üstüne Kuran’da Hadiste aşkı göremedim diyen zır cahiller var birde. Gözü kör olan güneşi nasıl görsün.
O kutlu peygambere en güzel edebi gösterecekler özel seçilmiş kullardı. Onlar sahabeyi kiram efendilerimizdi. Bazen insanımız der”keşke bizde o zamanda yaşasaydık” bu bir hasret ifadesi olduğu için hoştur. Ama hakikat penceresinden baktığımız zaman, bizim gibi gerçek aşk ve bağlılıkta çok zayıf olan kulların takati olmadığı için o zamanda yaşamak, biz bu zamanda var olduk. Sahabeyi kiramın gerçek bağlılığını ve Efendimize aşkını bu zamanın insanına anlattığımız zaman bunu delilik olarak kabul ediyor. Nerde kaldı anlama yoluna düşmek. Adım adım takip ettiler Efendimiz(s.a.v.)’i, her yaptığını yapma gayretine düştüler. Çünkü biliyorlardı O(s.a.v.) Allahın habibidir. O’na ne kadar benzer ve Onu takip edersek o derecede Allah-u Teala’nın sevgisi ve rahmeti bizim üzerimizde olur. Onun için hiçbir anı kaçırmadılar. O’na ters düşmekten cehennem azabına girmekten daha çok çekindiler. Çünkü biliyorlardı; O’na ters düşmek Hakk’a ters düşmekti, O’nu üzmek gerçek aşkı kaybetmekti. Bunun yerine ölmeyi tercih ediyor ama o edepsiz yola tek adım bile atmıyorlardı.
Netice O kutlu sevgili sevgilisine kavuştu. Bu ilahi aşk yolunu devam ettirmesi için ihlaslı kulları yerine koydu. Şimdi bizim işimiz o kulları adım adım takip edip onlara ters düşmekten kaçınmak. Böyle bir zata erebildiyse insan ve o mübarek insanda kapısına gelen bu aciz kulu gönlüne aldı ise o zaman insan için bundan büyük bir ikram yoktur. İşte bu ikramdan sonra sahabeyi kiramın Efendimize olan bağlılığı gibi bizde Efendimizin nurunu taşıyan bu kutlu zata bağlılığımızı gösterirsek bizde sahabeyi kiram gibi dünyada iken cennetle müjdelenenlerden oluruz. Ama o kutlu zatın bir hükmüne bile ters düşmeden onun hizmetinde ve emrinde olursak tabi. Onu adım adım takip edersek tabi. Erdi isen böyle kutlu bir nimete o zatın dediği tarafa git hiç korkma! Adım adım takip et onu ama istemediği tarafa yol alma! Öyle ki onların istemediği yere doğru bir adım dahi atma! Çünkü bu aşka ihanet olur. Böyle kutlu bir aşka eren kişinin kıymet bilmemek ve ihanet etmek gibi bir yanlışa meyletmesi en büyük felaket olur.
Şahı Nakşibend hazretleri bir gün dervişleri ile çarşıda iken karşıdan bir Şeyh Efendi gelmiş. Bu efendi Şah hazretlerinin arkasından konuşur, onu kötülermiş. Şah hazretleri buna rağmen ona yine iltifat buyurup bir kaç adım beraber yürümüş ve onu yollamış. Dervişlerin hepsi Şah hazretlerinin bıraktığı yerden bırakıp Şeyhleri ile birlikte yollarına devam etmiş. Bir tanesi Şahı Nakşibend hazretleri döndüğü halde o biraz daha devam edip, o şeyhini tenkit eden kişi ile yürümüş ve bir vakit sonra dönüp Şahı Nakşibend Hazretlerinin huzuruna gelmiş. Şah hazretleri ona nerede kaldın diye sormuş, o kişi “bir kaç adım daha refakat ettim o efendiye” demiş. Şahı Nakşibend hazretleri “Ona refakat ettin kendini mahvettin. Buhara’yı belki de alemi harap ettin” diye buyurmuş.
Sen bizim hangi yolda yürüdüğümüzü bilmez misin. Bizim yolumuzda maşuktan bir adım bile öteye gitmek var mı? Bizden öteye attığın adımlar gerçek aşk yolundan, Hakk yolundan öteye atar seni. Öteye giden kalbin sesini duyamaz. Hakkın emrine tam uyamaz. Ya aşk yolunu seçmeyecektin, ya da zerre miktarı öteye gitmeyecektin. O gönül ki Hakkın nazargahıdır. O gönlü üzmeyecektin. O gönlü kırıp şimşekleri üzerine çekmeyecektin. Var şimdi git yoluna istediğin kişilere refakat et, bizim yolumuzun edebini kaybeden gerçek aşkı da, aşk ile yola düşüp ereceği Hakk’ı da kaybeder. Ve o derviş o günün gecesinde vefat etmiş. Bunu anlattık çokları fazla diyecek anlamayacak belki ama birilerinin gözü ve gönlü kör diye biz gerçek aşkı anlatmaktan susacak değiliz.

Fatiha…

Sakaryevi

“””Azar azar”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/9***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Azar azar”””

Allahın ipini gevşek bırakmaya gelmez. Çünkü aşağıda timsah şeklinde şeytanlar var aslan kuvvetinde nefis var. Düşerimde sonra takrar çıkarım diye kendi kandırmasın insan. Ya da daha nice vesveselerle. Bilki doğru bir iş yaparken kalbine o işi bıraktırmak için gelen şeyler hep vesvesedir. Bu vesveseler imanın kuvvetine göre değişir. Kuvvetli ise imanın sana o ibadeti bırakıp şu günahı işle demez. Başka bir ibadeti gösterip ötekini bıraktırmaya çalışır. Onun için Rasülü Ekram s.a.v. “İman et sonra istikamet üzerine ol” diye buyurdu. Yani doğru bildiğin yolda sarsılmadan yürü. En akıllı davranış budur. Müslümanın en çok üzerinde durması gerekende budur. İstikamet üzerine olmazsan ilerde imanından da olursun.
-Biraz daha açık anlatır mısınız?
Tabi Mesela kapalı bir kadına şöyle bir vesvese verir “çalış, para kazan nice insanlara hayırlar yaparsın” bu hoşuna gider. Aslında şeytanın istediği onu evinden çıkartmaktır. Sonra devamı gelir. Çalışacaksın ama başını açman gerek “olsun” der şeytan “olsun sadece başını aç, ne olacak senin kalbin temiz” Sonra havalar sıcak olur. Saçını açtırıp kalbini Hakk’tan soğuttuğu için artık ALlahın ipini gevşek tuttuğunu görür. Artık direk isteklerini söyleme vakti gelmiştir ve devam eder “Aman bu sıcakta ne öyle sıkı uzun elbiseler, aç şöyle boynunu boğazını rahat etsin vucudun, yazık sana ya” Kısa giyintiler, açık boyunlar yetmedi mi yok, şeytana yeter mi? Sende olan bütün Allahın sevdiği güzel ahlakları senden almadan bırakmayacaktır. Devam eder “ya şu denizin güzelliğine bak gel yüz, baksana herkes çıplak zaten kim sana bakacak boşver” İLk defasında hayalı insan “yok ya olmaz, yok yok yapamam” Ama şeytan kalbine attığı vesveseler ile onu hep sahilden geçirecek ta ki açıp suya sokana kadar. Tabi bu kadarla da bitmez devamı gelir. Nihayet Allahın ipini iyice gevşetmiş ve aşağı düşmüştür. O dünyanın keyfini yaptığını sanırken halbuki nefis ve şeytan bir timsah ve aslan gibi onun imanını parçalamaya koyulmuştur. Tabi bu bir anda olmadığı için insan pek farkına varmaz. Sonunda parçalanan imanın kalbine gelir bu yırtıcı varlıklar yani imanın özüne o vakit elinde öylesine tuttuğu Allahın ipini atar ve “Ben bu emirlere inanmıyorum” der. Meaazellah İmandan çıkar.
-Subhanellah durum bu kadar kötü mü?
Evet Efendimiz buyurdu s.a.v.:
Ahir zamanda insanalrın imanı kuş gibi olacak. Sabah müslüman akşam kafir olacak. Akşam müslüman sabah kafir olacak. Yani o kadar tutarsız ve dengesiz olacaklar. Bir sohbet dinleyip imana gelecek, bir film seyredip küfre girecek. Pusulası şaşmış gemi gibi nereye gittiğini bilmeyecek.
Eman Ya Rabbi sen bizi koru. Şeytanın yılanından, nefsin planından sen bizi koru. Senin muhafazan altında olana kim ne yapabilir. Yardım et senin ipini bırakmayalım, şu geçici dünya için kendimizi yakmayalım. Girelim senin güzel yoluna ebediyyen ordan çıkmayalım. Senin bağının bülbülü, Senin bostanının gülü olalım. Yolumuzda yönümüzde hep sana olsun, Gecemiz de günümüz de hep senin ibadetinle dolsun, Dolsun ki rahmetin her yerde ve zamanda hep bizi bulsun. Aminnn

Fatiha..

Sakaryevi

“””Aşk dağı”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/8***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Aşk dağı”””

Musibet neden gelir?
Musibet Allahu Teala’nın bir lutfudur. Dünya ile sarhoş olmuş bir kalbin kendine gelmesi için atılan bir oktur. Mevlana hazretlerinin buyurduğu gibi ” Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu almaktır.”
Allahu teala dert verir. O dert anında insan kalbini meşgul eden dünyalık herşeyden sıyrılır. Hayatında asıl itibari ile değer taşımayan herşeyden. Kalbini bağlamaması gerekipte bağladığı herşeyden. O an O dertli kalp en samimi ve en yanık haldedir. Yani Rabbine en yakın olduğu andır. Yanık bir avaz ile nasibi varsa o an ister ” Ya rabbi kurtar beni bu aşağılık halden, seni istiyorum senin yolunu sana getiren kulunu isityorum” İşte Allahu teala kulunun hulusi kalp onda dönüp bu harika niyaz da bulunma makamına ermesi için musibet verir. Musibet bir lutuftur. Bu yanık niyazi boş çevirmez ve o dertli.kulu kendine yani Hakk yoluna alıştıracak, bu yolda onu aşk ile yarıştıracak has kulunu gönderir. Allah eri bu dertli kulun hayatına bakınca onda hoş olan bazı özellikleri farkeder ve onunla ilgilenmeye başlar. Ve onun edep ve bağlılığının derecesine göre o kutlu dağa doğru yönlendirir.
-O kutlu dağ ne dağıdır?
O dağ aşk dağıdır. O dağı tırmanmayan hakiki kulluğa varamaz. O dağdan uzak duran dünya sarhoşluğundan kurtulamaz. Allah eri söyler: O dertli halinde ettiğin niyaz yedi kat göğü geçmiş, Hakk niyazını beğenmiş te seni kendine seçmiş. Fakat ona gitmen için bu dağı tırmanman gerek. O aşk dağının üzerindeki kutlu kişi ipi sarkıtır ve ” Bu ipi çok sağlam tutmalısın. Tırmanırken iki kurala çok dikkat etmelisin. Her dağa tırmanın yaptığı gibi sakın aşağı bakma, aşağıdakilerin sözlerini duyma, gözünde kalbinde kulağında bende olsun. Yoksa bu işi başarman mümkün olmaz”
Tırmanmaya başlamadan önce sorun. Yoktur. Başladıktan sonra sorunlar başlar. En sevdiklerinden az sevdiklerine kadar herkes onu yolundan döndürmek için her yolu denerler işte aşk dağına tırmanmanın külfeti buradadır. Bunlara karşı koymak isteyen dağın tepesindeki kutlu zatın uyarılarını unutmayacak. Ona dönüp ” Tamam efendim tamam geliyorum. Ne denilenleri duyuyor nede aşağı bakıyorum. Ben size döndüm yüzümü, kulağım sağır sizin sözünüzden başka ses duymaz, gözüm kör artık sizden başkasını görmez, Ehli dünya sizinle arama bir ağ öremez.” Böyle devam ederse uzattığı ipini tuttuğu zatın gün gelir elini tutar. Ve daha da ötelere gider. Ama bir gevşeklik yaparda aşağı bakarsa o zaman sıkıntı. Aşağı bakmak demek dünya ehlini seyretmek demektir, kulak vermeden seyretmek bile kalbe zarar verir. Önce bakar sonra duyar.
– Ne der ki dünya eli?
Ne işin var senin o dağda. Biz seni biliyoruz sen yapamazsın. O dağın külfetine dayanmazsın. Bırak in aşağı. Bak tanıdığın kimse yok orada. Kimse tırmanmıyor. İyi bir şey olsaydı herkes yapardı. Tırmanmanın zorlukları ile karşılaştıkça bu sözler daha da kuvvetlenmeye başlar. Sonra olaya nefis mudahele olur onu yukarı çeken kutlu insan ile arasına nefsi yani egosu girer. Ego girdiği anda yükseliş durur. Kuvvetlenince ise aşağı çöküş başlar. Aşk ile ipini tuttuğu insanın o mübarek sözleri artik eskisi kadar etkilemez onu. Bide bunun üzerine kibir de eklenirse o vakit uçurumdan düşen gibi hızla aşk dağından düşer. Çünkü ego aşka engeldir. Kibir ise aşka zıt bir kutup. Biri gelirse ötekinin bulunması mümkün olamaz. Bundan dolayı şeytan insanı önce dünya makamlarına ermesi için kandırır. Sonra da sahip olduğu güç ve mevkii ile kibirlendirir. Kibir ise Allahu teala nın en sevmediği ahlaktır. O kötü ahlak ruhunu uçurumdan düşen bir kaya gibi aşk dağından aşağı düşürür. Önceleri edep ile huzurunda durup nur aldığı zata artık pervası kalmaz. Aynen şeytanın yaptığı gibi kendini hep haklı gören bir tavırla ters cevaplar vermeye başlar.
– Ne demiş ti ki şeytan?
Yaptığı yanlışları kadere bağladı. Allah’u teala ya: “sen beni sapıttın” dedi. Hak yoldan çıkınca kaderi bahane etmek şeytanın oyunudur. Doğru da yürüyen insan, o doğru yolda zorlandığı zaman hiç demez “Allah’ın takdiri böyle, böyle olmasaydı benim bu aşk dağında ne işim vardı. Ben sadece onun takdirine boyun eğiyorum” Fakat yanlış yola girdiği zaman “Allah’ın takdiri ne edelim” deyip şeytanın ilk isyanında yaptığı yanlışı yapar. Yani tabiri caizse “Allah ile Allah’ın yolundan sapar, Allah’ın takdiri deyip Allah’ın yolundan çıkar” Mesela kapalı(tesettürlü) iken ve bunda zorlanırken bu Allah’ın takdiri demez. Açılınca ” Allah’ın takdiri” der. Aşk dağına tırmanmanın zorlukları ile karşılaşınca “Allah’ın takdiri demez” Ama aşağı düşünce ” Allah’ın takdiri” der. Yani tamda hocası şeytanın öğrettiği ve istediği gibi.
Ama samimi olup o Aşk dağının tepesindeki zatın öğütlerini dinleyen de böyle bir sorun olmaz. Suya dalan kişinin dışarıda konuşulanı duymadığı gibi oda dünya ehlinin inkar ve tenkitleri ni duymaz. Kimseyi o kutlu zatın yerine koymaz. Ne ana ne baba. Çünkü bilir o zatın emrini tutarsam bende onun gibi nur olup etrafıma nur saçar. Bundan daha büyük anne bubama ve diğer insanlara ne fayda sağlarım.
-Niye aşk dağı? Aşk vadisi veya yaylası değil?
Aşk dağı çünkü yolu zorlu. Gitmek ve çıkmak aşksız mümkün değil. Dağ çünkü dağlar ihlas yeridir. Düzlükler insanlarla ve günahların ağırlığı ile doludur. Eğer Hakkın sesini duymak ve söylenenleri anlamak istersen çık bir dağa insanlardan uzaklaş. Hakka sor,kelimesi kelimesi ne aynı sözleri direk ondan dinle. Konuşana takılıp kalma ne konuştuğuna bak. Dağa çık istersen, konuşturanın Hakk olduğunu daha iyi anlarsın.

Fatiha…

Sakaryevi

***Tevbeden değil günahtan utan***

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/7***

Medet Ya Sultanel-Evliya

***Tevbeden değil günahtan utan***

Günah işlemezsen seni istemem diyor
Hallak-ı Kerimin Yezdan-ı Müteal
Ayrılığı bitirecek günah olsa da olsun
Yeter ki tevbe ile gel kapımı çal

Tevbe Allah-u teala nın kapısını çalmaktır. Ama nasıl bir çalış; pişman bir kalp, hüzünlü bir ses, mütevazi bir hal ile. Bu hemen hemen bütün kötü ahlâkların bertaraf edildiği bir haldir. Onun için ulu Yezdan kulunun bu güzel hale bürünüp kapısını çalmasını çok sever. Öyle ki kulunu bu yüce hale bir günah bile getirse. Fakat içinde kibir tohumu olan kalp günah işleyince vicdanının rahatsızlığını gidermek için tevbe etmeyi murad eder fakat o tevbe kapısına gelene kadar içindeki o kibir tohumuna su serpecek bir sesi de kolaçan eder. İşte tam o sırada şeytan seslenir “hee işle günahı sonra tevbe et. Sonra yarın yine işle. Ne utanmaz adamsın. Allahla alay mı geçiyorsun. Yarın aynı günahı işleyecen, göya bu gün pişman olmuşsun, bırak kendini kandırma, madem günah işledin bare biraz utanda Allahın huzuruna çıkma” bu sözler kalbine bir kanca gibi takılır. Allahın kapısını çalmaya cesaret edemez. Sonra bunun üstüne şeytan o kişinin etrafında olan insanların kalplerine vesvese verip şöyle söyletir ” tevbe etme tutamazsın, gidip tevbe alma sonra bozarsın daha kötü olur. kendini Daha büyük günaha sokarsın ” İşte bu oyunlarla şeytan ve yardımcıları kulu, Allahın kapısına gitmekten caydırır ve devamlı doğrudan kaydırır.
-Nasıl yapmalı hocam? Bu düşüncelerden nasıl kurtulmalı?
Günahı gördün bakma, baktın yaklaşma, yaklaştın orda durma, durdun günaha düşme! Bu emirlerin hepsini çiğnedin utanmadın. Bundan sonra ki.”günaha düşersen hemen tevbe et,” emrini bare yerine getireyim de Allah için yaptığım bir şey olsun neden demez insan. Şeytan söylüyor “tekrar işleyecen zaten şimdi boşuna tevbe etme, utan miyor musun sen” sende o meluna şöyle de”bree edepsiz, günahtan utanmam gerekirken utanmadan işliyorum. Sen hiç demiyorsun nasıl utanmadan günah işlersin diye. Ama tevbeye gideceğim zaman utan diyorsun. Günahtan değilde tevbe den mi utanayım. Senin peşinde koşmaktan değilde Allaha gitmekten mi utanayım, yanlıştan değilde yanlışımı düzeltmekten mi utanayım, kirletmekten değil de temizlemekten mi utanayım, bree git işine kovulmuş, bana tertemiz verilen bu kalbi sana uyup kirletti isem onu temizlemek, tertemiz etmek benim şerefimdir. Asıl utanılacak birşey varsa tertemiz emaneti kirletip öyle bırakmaktan utanmalı”
-Ama hocam aynı günahı tekrar işlerse?
Yarına çıkacağını kim biliyor? Sen temizle kalbini, tekrar kirletmemek için yardım iste, kirlettiysen tekrar temizle. Şu dış bedenini kirletince yıkan mıyor musun? Yahu yine terleyecem boşver niye yıkanayım diyor musun? Kalp senin en kutsalın. Heryerinde kir olsa bile orda kesinlikle olmamalı. Çünkü beden insanların, kalp Allahın nazargahıdır. Allah-u teala nazargahını temizlemek kastı ile devamlı kirletiyor bile olsa gelip kapısını çalan kulunu sever. Hata işlemiş ama ikinciye düşmemiş ilkinde gelip hemen hatasını affettirmiş. İlk hata günahtır ikincisi ise tevbeye gelmemek. Şeytanın utan dediğinin altında kibir tohumu vardır. Utan dediği, yaptığın yanlışla Allahın huzuruna çıkmaktan değil Allaha yalvarmaktan utan. Çünkü bu çok büyük bir ibadet, ben yapmadım sende yapma. Yapma da Allah günahını silmesin, sonra tekrar günah işle, kir üzerine kir eklensin. Böyle devam et ki temizlik iyice zor bir hale gelsin. Senin isminde “günahta ısrar edenler,” grubuna işlensin. Böylece genel af müjdeleri nin hiçbiri sana fayda etmesin.
Yahu tevbeden utanmak ne demek. Tekrar işleyecem deyip tevbe etmemeyi mantıklı görmek ne demek. Araban var çamurlu yola girme, girdin o zaman yıkat arabanı camlardaki çamur gitsin öyle yoluna devam et. Yarın yine o çamurlu yoldan gideceğim boşver dersen çamurdan önünü göremediğin bu camlarla yol alırken bir direğe toslarsın. Sonra keşke keşke der bir çukuru boylarsın.
-Peki hocam tevbeyi bozmak daha günah mı?
Hiçbir tevbenin bozulması, aynı günahı tevbe etmeden üst üste ikinciye işlemek kadar günah değildir. Çünkü ilk günah üstüne değmiş bir kirdir. İkinciye işledin mi o kir canına yapışır. Üçüncüde derine inmeye çalışır. İlkinde temizlemek en kolayıdır. Yoksa alışkanlık haline gelir sonra bırakmak iyice zorlaşır.
-Peki hocam Allahu teala tevbeyi neden seviyor?
Çünkü kul tevbe kapısına yanık ve pişman bir kalple kibirden tamamen sıyrılmış bir halde gelir. İhlâsı tam doruk noktasında. Allah-u teala nın sevdiği, kulunun bu hale ermesidir. Edepsiz şeytanın öğrettiği kötü ahlâklardan en uzak hale. Ve tevbe etmek kulun şeytan gibi olmadığını göstermesidir. Yanlışa düşerim güzel mevlam ama senin yardımın ile tevbe ederim. Şeytan gibi senin kapına gelip yalvarmaktan utanmam.
Birde insanın takatinin yetmeyeceği bir ilahi sıfatın tecellisidir tevbe kabulü. Bu kadar nimetleri ihsan edip ve bunun üzerine nankörlük yapan bir varlığın Rabbine tevbe ile geldiği zaman, çölde bütün ihtiyaçlarını yüklediği devesini kaybeden kişinin çaresizce ve yorgun bir şekilde uykuya dalıp uyandığında devesini hemen yanında gördüğü zaman sevindiğinden daha çok sevinmek ancak ve ancak yerlerin ve göklerin ilahına mahsus bir şeydir. Böyle bir Rabbin kulu olupta ona yanlış yapmış kişi tevbe ile onun kapısına gitmiyorsa ona yazıklar olsun.
Fatiha….
Sakaryevi

***Ulu yol, Ulu kalp ister***

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/6***

Medet Ya Sultanel-Evliya

***Ulu yol, Ulu kalp ister***

Dünya denilen nedir. Dünya ile kalbi doldurmak nedir? Dünya kelime olarak ismi tafzıl sığasıdır yani “en”leri ifade eden sığa. Dünya kelimesi düşüklük manasını ifade eden kökenden geliyor. Dünya; kökeni düşüklük manasında olan, bu sığa ile de”en düşük” manasını ifade eden bir kelimedir. Yani dünya batak demek değil, dünya batağın en dibidir. Allah yolu ise en yüce, en ulu, en kutlu yol. Düşün! en ulu yola, en düşük yerde kalarak gidebilir misin? Dağın zirvesine çıkmak isteyen defineciler gibi toprağı aşağı doğru kaza kaza inerek çıkabilir mi? Demek ki Allah’a gitmek isteyen önce yolunu ve yönünü düzeltmesi gerekiyor. Düzeltsin ki maksadına doğru ilerleyebilsin. Bundan sonra yani yolu ve yönü Allah’a döndükten sonra bu yolda aranılan, eğer sende yoksa durdurulup geri gönderilen bir şey var. Var ise sende devam edebilirsin. Yoksa, bu ulu yola ancak onu temin ederek devam edebilirsin. Tabiri caizse diğer ülkeye geçerken istenilen vize gibi. Vizen yoksa vizeni temin etmeden yola devam edemezsin.
-Nedir o istenilen hocam?
Ulu bir yola girdi isen ve de varmak istediğin Yedi kat göğe hükmeden yüce Mevla ise, o zaman böyle bir yolda ancak ulu bir kalp ile ilerleyebilirisin. Kalp ulu değil ise o zaman devam etmeye ne mecalin ne de iznin olur. Her kalp ulu olmaya müsaittir. Sadece ululuğuna yakışmayacak şeylerden uzak dursun. Kendini kirletmesin.
-Nedir kalbin ululuğuna engel olan hocam?
Dünya sevgisidir. Dedik ya dünya batak değil, batağın en dibidir. Sen batağın dibine daldırdığın kalp ile Hazreti Yezdan’ın huzuruna çıkabileceğini mi sanırsın? Düşün bataklığa düşmüş bir insan o hali ile bir padişahın huzuruna çıkabilir mi? Dünya sevgisi sardı ise kalbini o zaman o en ulu yolda nasıl yürüyebilirsin. O Yüce Mevla’ya nasıl vasıl olabilirsin?
-Ulu kalp nasıl elde edilir hocam?
Ulu kalp ulu kalpli bir zatın sohbeti ve himmeti ile elde edilir. Onun sohbetine kalbini verirsen anlarsın. O sana bu alemin şahsında bir değeri olmayıp, ahireti kazandırmaya vesile olmasından başka bir ehemmiyeti olmadığını gösterir, anlatır, öğretir. Tabi can kulağını sadece ona verirsen. O’nun kelamı bal gibidir. Pür şifa dağıtır. Başkasını dinlersen temiz bala zehir karışır. Balın şifa olduğu ayetle sabit olsa bile zehirle karışınca şifası ortadan kalkar. Niye bana şifa olmadı deme sonra. Balın kendisi şifadır. Zehirle karışmış hali değil.
-Hocam benim kalbimde dünya sevgisi yok?
Keşke bu sözün doğru olsa. Öyle her yok diyenin kalbinde olmasa keşke. Yok deyince çıkıp gitse keşke. Yok demek yetse. Ama bunun bir sağlaması var. Hasta olan kişi doktora der ki ben iyiyim, bir şeyim yok. Usta hekim keşke öyle olsa der. Gel bir kontrol edelim seni. Bakar ki karnında büyük bir yara var. Bu yara başlı başına yeter. Senin iyi bir tedaviye ihtiyacın var aman ha aksatma der. Aynı şekilde seninde kalbini kontrol ettirmen gerekir. Var mı sende dünya sevgisi yok mu. İstersen ben sana en asgari kontrolu söyleyim.
-Söyleyin hocam lütfen.
Dünya sevgisi bende yok diyen kişi hayatına baksın; Allahu Teala’nın emirlerini tastamam yapıyor mu, yapmıyor mu? Namazını kılıyor musun? yok. Neden? Çok iş var. Derse dünya sevgisi bu kişi ile namazının arasına girmiş demektir. Kapalı mısın? Yok. Neden? Çok sıcak. Derse dünya sevgisi bu kişi ile tesettürü arasına girmiş demektir. Oruçlu musun? Yok. Neden? Yahu yemeden içmeden duramıyorum. Derse dünya sevgisi bu kişi ile orucu arasına girmiştir. Daha bu en asgarisinin sağlamasında sınıfta kalıyorsa insan öteleri anlatmaya gerek bile yok.
-Dahası mı var hocam?
Kul var teheccüde kalkmadı mı dünyaya dalmış sayar kendini. Kul var malının hepsini sadaka vemezse dünyaya aldanmış sayar kendini. Kul var bir an Hakk’tan gaflete dalarsa dünyanın kölesi bilir, kedini en günahkar kul görür. Daha da söylersek akıllar şaşırır. Bu kadarında kifayetli ders var. Gerisini kalbine direk akıtsın yar.

Kapısında beklerken yoğun varın
Hiç Hakk’ın kapısına koydun mu canın
Ona giden laleli güllü yolların
Dikeninden korkup ta gidemedin mi

Fatiha
Sakaryevi

“””Haram para”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/5***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Haram para”””

Heveslerinin kölesi olana aşkın sultanlığı bahşedilmez.
“Dünya; helalinin hesabı haramının azabı var” diye buyurdu Rasulü Ekrem s.a.v. Bu haramın cezası hemen başlıyor. Dünya bir anda insanı kendine köle yapıyor. Fakat öyle bir köle ki bedeni ne hükmettiği gibi kalbine de hükmediyor. Aklı hasta bir hale getiriyor. Bu hastalığı kökünden temiz edecek ilacı, acı diye içirmeyip anlık acıyı dindiren devalarla hayatını devam ettiriyor.
-Hastalıktan murat nedir ?
Daha çoğunu elde etme hastalığı. Bu hastalığı kökünden kazıyan deva ki ölümü hatırlamak ve ahireti düşünmektir. Bunların yerine nefsin isteğini ona vermeyi tercih eder. Aslında buda kolay değildir, bunun içinde terler döker ama insi ve cinni şeytanlar destekleyince o zorluğu yüklenir. Allah yolundaki zorluğu ise yüklenemez. Netice dünyanın kölesi olur. Kalp devamlı nefis ve şeytanın istediklerini yapma yoluna girer, bu yol onu günden güne mahveder. Ara ara kendisi bu bunalımı yaşar fakat elinde olan veya yakında eline girecek olan dünyalığın keyfi ile bu bunalımı görmezden gelmeye çalışır. Netice suni bir mutluluk, huzursuz bir hayat. Karşıdan bakıldığında çok gösterişli ama içine girildiğinde bütün ulvi duygu ve hallerden boş bir yaşam. Gerçek dost, gerçek arkadaş, gerçek sevgili bunların hepsinden mahrum. Yani kafesteki tek aslan gibi. Karşıdan bakıldığında avlanma derdi yok, herkes gelip onu seyrediyor özel bakım yapılıyor vs vs. Ama asıl itibari ile ormansız, keyifsiz, dostsuz, eşsiz ve hapis.
-Niye dost yok?
Çünkü dünya bu “Harut ve Marut’dan daha sihirbazadır” diye buyurdu efendimiz. Onun sihrine kapılan adamı kendinde bulmazsın. Gerçek dost dostun kalbine bakar, orda kendine yer bulmadığı zaman o dostu, o dostluğu niye tutsun. Dünyanın sihrine kapılan kalp dünya ile doludur. Dost orda nasıl yer bulsun?
Bak! sana dünyaya yüzünü dönmüş, tamamen harama dalmış birinden bir nasihat aktarayım:
Helaliyle parasını kazanan bir araba ustasının, işi tamamen haram para ile olan kaçakçı bir müşterisi varmış. Bu araba ustasına bir gün sınırdan mal kaçırması için çok yüksek para teklif etmişler. Bu da bu işi, işleri haram para ile dönen kaçakçı müşterisine gidip bir sorayım, ondan akıl alayım demiş. Durumu anlatınca o karşıdan kral gibi gözüken adam, şöyle nasihat etmiş:
Bak kardeşim, sen işini haliyle yapan bir adamsın. Alın terinle rızkını kazanıyorsun. Haram para işine girme. Bu paranın laneti var. Ne kadar çok kazansan yetmiyor, hep daha fazlasını istiyorsun. Ne huzurun kalıyor ne insanlığın. Ne dost kalıyor ne sevgili, ne aile kalıyor ne de değerli bir kişi. Her şey para ve para için oluyor. Girme böyle lanetli bir yola, git helalinden çalış, kazan mutlu ve huzurlu ol. Bu dediklerimi üç gün düşün! hala istiyorum dersen gel işini yapayım demiş. O araba ustası üç gün düşündükten sonra bu yaşlı kaçakçının nasihatini dinlemiş ve kendine yapılan teklifi reddetmiş. Allah-u Teala o ustayı Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım Kıbrısi hazretlerine mürid olmakla şereflendirmiş. Netice haram ise kazancın o senin azabındır. Bu azap burada başlar. Geçici devalarla acısını bastırıp ömrünün sonunda bütün bu sahtelikle kendini kandırdığını anlar insan. Bir gün terk edip gideceği bu şeyleri, ebediyyen onda kalacakmış gibi sımsıkı tuttuğunu ama ölüm gelipte sıkı tutan ellerin de derman kalmayınca nasıl elinden kayıp gittiğini görür. Elde kalır, boş şeyler peşinde koşarak harcanmış bir ömür. Ömrü ziyan olsun mühim değil deme. Ömrü ziyan eden gönlünü ziyan etmiştir. Gönlü ziyan eden Rabbini terk etmiştir. Ve en acılı akıbet ki O yüce Mevla’yı terk edeni Hazreti Yezdan’da terk eder. O’nun terk ettiği insan artık ne eder. Kime sığınır ki onu Hakkın gazabından kurtarsın. Eman Ya rabbi dünyada aç kalalım açıkta olalım varsın. Ama sen bizi sensiz koyma, dert değil bütün dünyalığımız yansın. Yari bulanın başka şeylerin kaybına pervası mı olur, Sen bu aciz kulların gönüllerine En güzel Yârsın. Aminn…
Fatiha…
Sakaryevi

“””Aşka yolun var”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/4***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Aşka yolun var”””

Akıl başta ise aşka daha çok yol var demektir .
Dünyaya geliş maksadı nedir dersen; bir yar bulup sevmektir.
Araya bir şey koymadan. Nefis araya girmek ister, onu hep kollamalı.
Nefis araya girdi mi sevda kaçar. Sevda kaçtığı zaman yar yanında olsa ne olur?
İnsan sadece kendini kandırır durur. Bu en sevdiği yemeğin önünde olup senin hiç iştahın olmamasına benzer. Neye yaradı hiç. Onun için bırak nefsin işini sen kalbine bak. Nefsinin zincirini çözme ki sevda kaçmasın. Neye dikkat edeyim dersen; ihlastır sözün özü. İhlas ile yürü! Yürü de az yürü çok yürü dert değil. İhlas ile atılan bir adıma yetişemez ihlassız atılan adımların hiçbiri.
-İhlas’tan ne anlamalıyız?
Hakk’ı gör, Hakk’a götüreni gör başkasını görme!
Hakk’ı duy, Hakk’ı söyleyeni duy başkasını duyma!
Kalbini teslim ettiğin zata meramını çok kısa kelimelerle arz et
Ne kadar nefis dese de şerh et, Etme!
Bırak ondan dökülsün senin gönlüne, bırak o güneştir. Güneşin ışığını kesme! Kesme de ruhundaki bütün karanlıklar aydınlansın. Can kulağınla dinle onu. Uyarılarını duyunca
“bunu neden söyledi” desin kalbin, ama dilin demesin. Nedeni ni sen kalbinde araştır. araştır da sonunda “iyi ki demiş” e gel! Demiş te kalbime nur serpmiş. Bu bir sohbettir. Mübarek olsun. Anlayana dinleyene kalbine indirene.

Fatiha

Sakaryevi

“””Aşk ateşe atlamaktır”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 5/3***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Aşk ateşe atlamaktır”””

Aşk ateşe atlamaktır.
Ateş beni yakar mı diye korkmaz aşık. Aşığın korkusu ateş söner mi diyedir. Yanmaya alışmış kalp yangınsız kalır mı diye. Bir gönül, sevdiği gönülden mahrum olur mu diye.
-Yanıyorum ben hocam.
Yok!! daha yandığını sanıyorsun. Yanmak kendinden çıktığın zaman olur. Kendini unuttuğun zaman, Sadece aşık olduğun gönülü görüp kendini görmediğin zaman olur. Zaten o hale geldiğin zaman bunu sen söylemezsin. Sadece susarsın. Aşkını hep maşukun güzelliği yanında eksik görürsün. O kadar harika bir şey ki o, benim ona olan bağlılığım ve mahabbetim çok eksik. O beni kabul etti şükür. Yoksa benim ona yakışır ve yaklaşır bir halim yok.
-Sizde kendimi görüyorum, kendimde de sizi görüyorum hocam.
Güzel ama hakikat ise. Hakikat ise aşkın yoludur bu. Ama sonu değil. Bundan sonra kendinde de görmen gerek. Sonra her gördüğün güzel şeyde. Bundan sonra da her şeyi maşuk ile görmek var. Tabi var ise bu ulu sevdadan, bu ulu yoldan, bu ulu makamdan nasibin. Allahu Teala nasibi olanlardan eylesin.
Onun için, gönlünün sultanı ile fikir çatışması var ise kalbinde, senin bu anlatılanlarla alakan yok demektir.
Nasıl olabilir ki; sen yoksun o var. Sen onu gördüğün zaman bittin. Kendini kaybettin. Nereye dönüp nereye bakacağını bilmez oldun. Sonra o gönlüne hükmeden seni tuttu. Bu tarafa gel dedi. O halde olan insanın itiraza mecali mi olur?
O halde olmayan insanın aşktan yana söylediği sözler batıl olur. Bu ulvi duygu ve ahlaklar sözlerin değil kalbin işidir. Dil kalbin tercümanıdır derler. Ama sen kalbini tercüme ederken ve kalbinde olmayan ya da daha ham olan şeyleri tam olmuş gibi anlatırken o seni dinleyen gönül sultanı her şeyi anlıyor. Karnı aç adamın gözleri içeri çöker, dili emmekten dilini beyazlaşır. Susuzluktan dudakları çatlar. Şimdi bu evsafa sahip birisi sana gelip karnım tok, hiç suya ihtiyacım yok dese ne dersin?
“Sen otur kardeş ben geliyorum. Sana itiraz etmiyorum. Sözünle özünde ki garabete bakmıyorum. Çünkü sen dağları tepeleri aşıp bu mübarek kapıya kadar gelmişsin. O zaman eksiğini bilmesen de biz gerekeni yapmakla mükellefiz. Sen hele otur soluklan ben hemen geliyorum.”
Bir mükellef sofra gelince o zaman yoldan gelen nasıl aç olduğunu, ne kadar susuz kaldığını fark eder.
İşte gönül sultanı senin, şeytanın set çektiği tepeleri, nefsin araya koyduğu dağları aşıp ona geldiğini görünce bakmaz dilindeki yanlış tercümeye biraz bekle der ve sunar yedi kat göğün sofrasını. Ama bu sofra dünya sofralarına benzemez. Burada önüne kondukça ye. Çok yemenin dünyada zararı vardır. Bu sofrada ise önüne ne konursa ondan ne kadar çok yiyebilirsen ye! hep kardır. Ama önüne koyulanı ye. Bu ince ayrıntıyı da unutma. Her tabağa elini uzatma. Kimisine bal olan sana zehir olur. Evet varsın yansın ateşimiz. Hiç sönmesin. Nasibi olan bilsin olmayan bilmesin. Sonunda Yâr’e çıksın da yolumuz dileyen bizimle gelsin dileyen gelmesin.
Fatiha..
Sakaryevi

Arama
RSS
Beni yukari isinla