“””Nur”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/12***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Nur”””

Allahu Teala buyurdu:

Allahu Teala gökleri ve yerleri nurlandırandır. O zaman Nurdan uzak kalan, nursuz kalan Allahu Tealanın muradından uzak kalandır. Nur’a yakın olmak Allahu Tealanın muradına ve neticesinde Allahu Teala’ya yakın olmaktır. O zaman insan Nur’un peşinden koşmalı. En çok Nur’un sahibi olan zata yakın olmalı. Yakın olsun ki ondan Nur alsın. Allahu Tealanın muradına ve ona varsın.

İtikadın Nur’u vardır. Güzel ahlakın ve doğru amelin kendine has Nur’ları vardır.

Önce itikadın Nur’u gelir. Doğru itikat(inanç) sahibi olmazsan doğru işlerde yapsan yine boş olur. Elinde Fener’i olup yanlış taraftaki yola yönelmiş insana benzer. Elindeki amelin ve bazı güzel ahlakların ışığı ile kendini kandırır. Bak ışığım var önümü görüyorum der. Ama gittiği yönün yanlış olduğunu ve sonundaki uçurum boşluğunu görmez. Doğru itikadın Nur’u güneş gibidir her yolun nereye gittiğini gösterir. Doğru itikat ehli sünnet vel cemaat itikadır. Bundan sonra güzel ahlakın ve güzel amelin Nur’ları gelir. Bunlara sahip olmayanda Nur olmaz.

-Bazı ehli sünnet olmayan kişiler var biraz nurlu geliyor bize neden?

Evet neticede sahip olduğu inanç onu dinden çıkartacak kadar bozuk değil ise imanın Nur’u var kendisinde. Ama bembeyaz değil. Yani karaların içerisindeki kahverengi gibi. Kara mı değil karaların arasında dikkat çekiyor ama beyaz mı hiç değil. Ya da sütlü kahve gibi kahve gibi koyu değil açık ama süt gibi bembeyaz da değil.

O zaman Allahu Teala Nur veriyorsa insana zulmet ve karanlık şeytandan gelir nefisten gelir. Niçin bunlar Nur’u istemezler çünkü Nur olursa onların götüreceği kötü yolların süslü birer balon olduğunu anlar insan ve batırmak istedikleri bataklara batmaz. O vakit Nur ehli olan insan Allahu Teala ile nursuz insan ise şeytanladır. Ne vakit bir taraf zayıf oluyorsa öteki taraf kuvvetlenir onun için devamlı Nur’unu arttırmaya bak. Efendimizde bunun için dua buyurdu:

Ya rabbi senden Nur istiyorum Nur’umu arttır.

-Asıl Nur nedir?

İnsanın kalbine verilen doğruyu yanlıştan ayırt edebilme kabiliyetidir ki buna basiret daha da kuvvetlenince feraset derler. Bu Nur Allahu Teala’dan gafil olmamayı adet edinen kullara verilir. Onlar çoğu şeytanın oyunlarını daha oynamadan çözer ve gerekli önlemleri alırlar. Sen kendini kurtardım derken o sana bir kaç adım sonraki şeytanın tuzağını göstermeye çalışır. Sende inatla yok yahu dersin. Ve şeytanın tuzağına düşersin. Kendini bir hesaba çek ferasetin var mı kuvvetli mi? Yok ise o zaman feraset sahibi kullar ile ol ki şeytanın tuzaklarından haberdar olasın. Kapkara batakların içinde kendini Nurdan Deniz’ler içinde sanmayasın. Nur’unu çoğalt Hakka giden yolun apaydın olsun. Nursuz insan gece zifiri karanlıkta farları yanmayan araba ile yol alana benzer. Biraz Nur’u olan farları zayıf yanana sen Allah ehline ver elini de güneş doğsun yoluna ne far ışığına ihtiyacın kalsın ne de elektrik direğinin lambasına. Vermezsen sonra kendini şaşırır her yaptığını birbirine karıştırırsın. Zinaya aşk der asıl aşka layık olan yedi kat göğün Hakan’ının aşkına adına aşk dediğin ile ihanet etmiş olursun. Nurdan uzak olduğundan dolayı aşk sandığınla. Merhamet edeyim derken zulüm, hayat vereyim derken ölüm saçarsın.

Fatiha…..

Sakaryevi

“””Yeşil halı”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/11***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Yeşil halı”””

Medine’yi Münevvere de Efendimizin mescidinde efendimize yaklaşabildiğimiz kadar yaklaştık. Yeşil halıya bir kaç arşın kadar yakın bir yerde Resulü Ekrem S.a.v. Oturmamıza izin verdi elhamdulillah. Bu dersi cennet bahçesi olan yeşil halı da yapmak isterdik amma çok kalabalık ve izdiham var. Yeşil halı efendimizin kabri saadetine en yakın yer olduğu için isterdik. Ama sorun değil önemli olan manevi yakınlıktır. Bizim o iki cihan sultanına yakınlığımız yeşil halıdan değil yeşil gözlü sultandan gelir. Eğer Derviş, Şeyhimiz hazretlerine tam rabıta yapmayı elde edebilirse o vakit Rasülü Ekrem’in mübarek dizinin dibinde bulur kendini. Evet gelelim konumuza derin meselelerle akılları şaşkın eylemeyelim. Efendimiz S.a.v. Buyurdu:

Evimle minberim arası(şu an yeşil halı olarak ayrılmış yer) cennet bahçelerinden bir bahçedir. Burda bu hadisi şerifi bilmeyen yoktur. Ama Hikmet’inden çoğu gafil. Allah subhanehu ve Teala bu mübarek yere bu ikramı neden İhsan etti düşünmüyor. Çok kitap okumakla Ada’m olurum sanıyor ama bilmiyor ne kadar okusa şeytan kadar alim olamaz. Şeytan gibi, Allah erlerine hürmet etmedikçe gerçek ilme ve ilmin nuruna varamaz.

-Neden peki o yer öyle mübarek bir yer oldu?

Çünkü efendimizin evinden çıkıp insanları irşad ettiği yer ile ara mekan burası. Aslında Resulü Ekrem’in mübarek ayağının bastığı her yer mübarektir bizim için ama burası genel olarak Allahu Teala’dan gelen vahi ve ilhamları insanlara aktarmak için gidip geldiği yoldur. O mübarek ayakların böyle âli(yüce) bir vazife için yürüdüğü yerleri cennetten sayar o kudretli padişah. Yani aslen mübareklik yerden değil üstünde mübarek vazifesini ifa etmek için yürüyendendir. Ama Allahu Teala Nur’undan mahrum kılıp nursuz bırakmasın ki bizi bu İlahi ikramın sahibini anlamayanlardan olmayalım. Dedik ya bizim Rasülü Ekrem’e yakınlığımız yeşil halıdan değil yeşil gözlü sultandan gelir. Burda her gün yeşil halı da olma imkanı bulan insan vardır da yeşil halıyı cennet yapan o mübarek ayakların hürmetini bilmez. Yeşil halı da oturup dua etmeye izin verir de Resülü Ekrem’in huzurunda dua etmeye izin vermez. “Selam ver geç! dua yasaktır” der. Ve kendini dinin savunucusu müthiş bir alim olarak görür.

“Dua Allah’a yapılır burda olmaz” der. Buraya dönerek olmaz. Yahu soruyorum mübarek Kabe’yi muazzama ya dönüpte dua eden, isteğini mübarek kabenin örtüsünden mi ister yoksa taşından mı? Yüzünü kabeye kalbini kabenin Sahibi ne döndürür. Kabenin sahibinden ister. Resülü Ekrem’e dönüp elini açan yüzünü Allah’ın Habib’ine Kalbini Allah’a döndürür. Arada ne gibi bir fark var. Resülü Ekrem’den isterse sadece şefaat ister. Efendimizin Günahının affına, maksadına vaslına Hakk katında yardımcı olmasını ister. Yok derler olmaz. Bu adamın kendine en önemli vazife olarak seçtiği iş Rasülü Ekrem’in mübarek kabrine arkasını dönüp elleri dua halinde olanların ellerini düzeltmektir. Selam ver sadece, dua edip Kuran okuma der. Eee selam vermek sünnet almak vaciptir. Efendimize selam verirsem beni duyup selamımı alır mı? Evet alır. Peki selamımı duyan okuduğum Kuran’ı Kerim’i, arz ettiğim şu biçare halimi duymaz mı? Bunları Hakka sunmaz mı? Yok der haşa o ölüdür. Ondan medet umulmaz. Bre ölü olan sensin. Sen nefes alsan ne olur senin kalbin ve ruhun ölmüş. Yüzün gecenin karanlığına dönmüş. Kibrin seni ele almışta bu mübarek yerde Rasülü Ekrem ile Aran’da perde olmuş. O ölü ise yeryüzünde diri yoktur. Ama nuru olmayan nerden bilsin bunu, gözü kör olan Nasıl görsün. Allahu Teala kalplarimizi Nur’undan mahrum bırakmasın. Ayeti Kerim’e de buyurulduğu gibi:

Allah tebareke Ve Teala Nur vermedi ise o insan için hiç bir Nur yoktur. Nursuz insan ise öyle bir karanlık içerisindedir ki yine ayeti Kerim’e de:

Elini (cebinden) çıkarsa elini görmez. Nursuz insanın kaldığı karanlık nefis ve şeytanın oyunlarının karanlığıdır. “Elini çıkarsa görmez” derken elden Murad hidayet yoludur. Hidayet yolu eli kadar yakınken eli kadar rahat ulaşılabilir ve kullanışlı iken rahat girilebilir ve görülebilir iken göremez. Nursuz insanın hali böyledir. Burada Hazreti Ebu Lübabe sütunu vardır. Herkes bilir üzerinde de yazar. Ebu Lübabe r.a bir yanlış yapmış ve ailesine:

Allahu Teala affedene kadar beni mescidi Nebevinin (şu an ismi Ebu Lübabe sütunu olan)direğine bağlayın diye emretmişti. Efendimiz bunu duyunca:

Bana gelseydi ben onun affını dilerdim Allahu Teala da hemen icabet ederdi. O ise bana gelmeden direk Allah’a gitti şimdi beklesin affının gelmesini diye buyurdu. Uzun günler o sütunda bağlı kaldıktan sonra affı geldi. Burda Hazreti Lübabenin bu sıkıntıyı çekmesi bu yolun edebe uygun olmadığını kendisinden sonra gelenlere öğretmek içindi. Yani Ey ümmeti Muhammad bilin benden öğrenin bu ulu edebi unutmayın Rasülü Ekrem’e derdinizi arz ederseniz en kutlu yolda gitmiş olursunuz. Ayetin “elini göremez” dediğinin bir tecellisi burda gözüküyor. Her gün bu sütuna bakar da bu insanlar hala Resulü Ekrem’in makamını anlamaz ve onun Nur’undan bir damla kalplerine damlamaz. Onun için ne maneviyattan haberleri olur ne de Rasülü Ekrem’e olan aşktan. Ne yeşil halının sırrını anlarlar nede haberleri olur O yeşil gözlü sultandan. Biz yine sultanımıza kalbimizi dönüp edep yolundan ırılmayalım. Rasülü Ekrem’in yakınından ayrılmayalım.

Fatiha…

Sakaryevi

“””Arzu Hal”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/10***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Arzu Hal”””
MEDİNE-Yİ MÜNEVVRE’DE

Efendim Sultanım, candan öte canım, cananım, Ey Allah’ın habibi, Ey alemin kendisine hayran olduğu, her haline kurban olunduğu merhametli padişah, içimi yakan derdim var benim. Medem ki merhametli bir padişahım var o zaman derdimi arz etmeme ne engel var. Merhametinize affınıza sığınarak derdimi arz etmeye geldim. Bağrımı yakan iki şey var sultanım.
Birincisi benim derdim. Eksiğim çok. Üzerime düşen lütuf çok. Herkes bir şey sanır ama benim kalbimde size ve yolunuza hayranlıktan fazla bir şey yok. Eksik hep, ibadetim taatim. Kalkıp şöyle sabaha kadar huzurda durayım desem, binbir engel çıkar önüme. Bilirim aşıksan eğer yare gitmeye engel olamaz hiçbir şey. Ama sonuç; olmuyor. Çıkınca yola devamı gelmiyor. Secdelerim az, niyazlarım da, zikrim az Hak’la olan anlarımda. Ben! kızıyorum kendime, ben! kabul edemiyorum. Madem aşk ise kalbimdeki neden hep yar ile olamıyorum. Yok değilse neden durmadan onu anıp yanıyorum. Ortada kaldım. Altımda sırat köprüsü ama benim köprü umurumda değil. Ben Yare dikmişim gözümü bana bakıyor mu diyorum. Aşağı düşmek derdim değil. Derdim yarin bakışı. Acaba benim mi der bana, yoksa umursamaz geçer mi? Umursamadan geçerse sıratı geçsem ne olur ki diyorum. “Yar yine bakmadı.” Sonra dönüp düşünüyorum niye baksın ki? Neyi hak ettim ki onu hak edeyim diyorum. Aldığım nefes bile fazla bu nankör halime. Öyle geçerken anlar lütuf üzerine lütüf gelir. Sanki göğün kapıları her gün benim için açılır. İlahi Hikmet Pınar’ları üzerime saçılır. O vakit ümidim çoğalır. Evet derim evet kapı bana da açık bakın. Yarin bakışlarını göreceğim vakit çok yakın. Sonra yine tembel halim, yine eksik taatim. Ya Rasülellah bunu üzerimden atmak için şefaatını dilerim.
Diğeri ise ümmetin şuursuz hali. Nereye kadar gider böyle. Herkes selin üzerindeki çöp gibi. Ölen niye öldüğünü bilmez. Giden nereye gittiğini görmez. Her şey birbirine karıştı. Bir kapı olmalı açık bir kapı. O kapıdan girip insanlar şuurlanmalı. Cehenneme doğru dört nala koşan bir akım var. Kızıyorum Allah’a asi oldukları için, sonra kendimi onların yerine koyuyor acıyorum için için. Çünkü durumları zor, şeytan heryerden sarmış binbir türlü tuzak. O zayıf hali ile o insan bu tuzaklardan nasıl çıkacak. Ben bilmiyorum. Sizden istiyorum. Siz ki en azgın kavmi en imanlı kavme çevirmeye muvaffak oldunuz. Bu insanları bu şuursuz halden nasıl koruruz. Biliyorum birlik gerek ama buna bir vesile lazım. Nasıl oluruz yardımınız lazım. Umre için size geldik. Gelirken bir yerde mola verdik. Öğlen namazını Eda ettik. Ehli sünnet olanların hiçbiri diğer imama uymadı. Bunlar umreye gelenler. Diğerlerinden daha şuurlu olduğu düşünülenler. Daha camideki namazda aynı imama uyacak birliği bulamıyoruz. Hep beraber tek cemaat yapamıyoruz. Herkes bir diğerinin birşeyini beğenmez. Bu hale nasıl geldik. Bu halden nasıl çıkarız. Herkes bir fikri sunar ama kimse sonuca ulaşamaz. Bir kapı gerek bu şuursuz halden kurtaracak bir kapı. Bu da ancak sizin şefaatinizle olabilir. Bu halden bizi ancak Allah’ın Habib’i kurtarabilir. Şefaat edin Allah için çalışan kullara, aşk ile yanan canlara izin verin şefaat edin yolları açılsın. Artık İslamın devri gelsin küfür dağılsın. Ümmetin üzerine Mevla’mızın rahmeti saçılsın. Nefisler efendi değil hizmetkar olsun. Şeytanlara tahtlar değil zincirler vurulsun. Bütün kullar Allahu Teala’nın tecellisi ne tutulsun. O vakit çabuk gelsin de Bayram’ımız olsun. Gelsinde herkese mübarek olsun. Amin.

Fatiha…..

Sakaryevi

“””Sultanın Ateşi”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/9***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Sultanın Ateşi”””

Tutma elimi dost tutma ki yanarsın
Bir gün kalbin hoş olur üç gün ağlarsın
Samimi değil isen burada ne yaparsın
Yari on gün bekler bir an görürsün
Hasretiyle yaşar aşkıyla ölürsün

Şu yüce dağları yemyeşil eden Allahu Tealaya hamdu-senalar olsun. Şu koyu yeşilin insanın kalbine kattığı feyize bak. Subhanellah. O güzel padişaha ne güzelde ayinelik ediyor. Bu cennet misali Ak Dergahı bize lütfeden, bu nimetin şükründen gafil eylemesin bizi. amin..
Evet ne demişler “Sultanın yakını, Sultanın ateşidir.” Neden demişler bunu? Bu ateşten murad nedir?
Sultana yakın olmak büyük bir iştir. Büyük işler ise büyük insanların elinden gelir. Ve büyük insanlarda büyük imtihan ve çileleri mıknatıs gibi çekerler. Çile ve dert geldiği zaman sabır ve metanetle karşılıyorsa büyük insandır. Yok sabırsız davranıyor, devamlı şikayet ediyorsa o zaman büyük insan olamaz. Çünkü başına gelen dert ve çile ondan daha büyük olmuş ki ona güç yetirememiş. Bir insanın imanı derdi ve çilesinden büyük değilse, o insan büyükler sofrasında oturamaz. Büyüklerin sofrası dediğimiz Sultanın yakınıdır. Sultana yakın olmak ise haklı haksız, liyakatli ve liyakatsiz herkesin isteğidir. Onun için bir kul sultana yakın olduğu zaman bütün gözler ister istemez üzerine dikilir. O vakit bu kıskanç gözlerin şerrinden korunmak için edep ve sükunetle yolunda yürümeye devam edip sivri dil sahibi olmaktan da çekinmelidir. Çünkü Sultanın heybet ve azametinden kimse ona yanlış konuşamaz. Nefsinin kölesi olan insanlar bundan dolayı bütün hırsını sultanın yakınından çıkarmak ister. Bu yalan dünyanın, imtihan için olduğunu gösteren ayrı bir oyunudur.
-Sultana yakın olmayalım o zaman.
Kalbi sultanın mahabbeti ile dolu olmayan herkesin tercih edeceği yol bu olur. Ama biraz önce bahsettiğimiz gibi, büyük insan dediğin derdi görünce kaçan değil imanının derdinden daha büyük olduğunu ortaya koyandır. Sultanın mahabbeti ile dolu olan insan için sultandan uzak kalmak gibi bir seçenek yoktur. Onun için, onun aklında ve kalbinde geri dönmek gibi bir yolda olmaz. Zorluğu var diye hazineye giden yoldan dönen olur mu hiç. Bu yakınlık dağa çıkmaya benzer. Dağa çıkan kişi dağın altında olanın göremediklerini görür. Eremediklerine erer.Sultana yakın olan kişi de keza öyle. Dağın üzerinde olmak tabi ki daha tehlikelidir. Ama gördüğü manzaranın yanında bu teklikeye kimse önem vermez. İnsan yükseldikçe düşmanları çoğalır. Ama ona misil imanı da artar. Onun için bu kutlu yolda bırak yürümeyi, hiç düşünmeden koşmalı. Devlet işleri de böyledir. Bu gün bazı kesimler “vatanı yaşanmaz hale getirdiniz. Her yere ölüm saçtınız” diyorlar. Ama bunun sebebini düşünmek işlerine gelmiyor. Dünya ya hükmetmek istiyorsan en büyük şeytanlarla karşılaşmayı göze alman gerek. Yok ben şeytanları karşıma almak istemiyorum, niye isteyim diyorsan o vakit dövüşüp alt etmen gereken şeytanın, dövüşmeden mağlubu olur, yanında vazifeli olmaktan kaçtığın Sultanın yerine şeytanın esiri olursun. Çünkü şeytanın yanı diye bir yer yoktur. İnsan ya şeytanın hasmı ya da şeytan tarafından zincire vurulmuş kölesidir.
-Sultanın ateşi diyorsunuz. Ateşe girmek ister mi insan?
Evet bu ateşin şerhini de evliyalar sultanı Şeyh Nazım Kıbrısi k.s. yaptı. Tarihçi bir alim büyük şeyhimizin huzurunda bu sözü dile getirdi. Şeyhimiz, sultan kelimesinden kendi kast olunduğu için “esteğfirullah, sultanın ateşi sadece bizim günahlarımızı yakar” diye buyurdular. Sen gönlüne sultan olmuş zata yakın oldukça çilelerin arttı diye şikayet yoluna girer, arkanı dönüp gidersin. Halbuki o -çile ateşi- seni sadece günahlarından temizlemek içindir. Kaçtığın şey aslında seni tertemiz yapıp Allahın huzuruna kabul edilmeni sağlayacak olan anahtarın, Hazreti Rahmana açılan kapındır. Yahu ben bilmiyordum diye ağlama sonra, burası bilme yeri değildi çünkü. Burası emre sorgusuz itaat etme yeri idi. Sen itaat eder çileni çekersin. Onlar da lütfederler.
Bir derviş tanıdım Evliyalar Sultanı Şeyh Nazım Kıbrıs k.s. hazretlerinin yakınına aldığı. Bu derviş birden Büyük şeyh efendi hazretlerinin çok yakınına alınmış. Bundan dolayı da bir sürü nazarları üzerine çekmiş. Bunun üzerine sultana yakın olmanın ateşi ile yanmaya başlamış. Öyle ki gelen yalan yanlış iftira ve ithamlardan dolayı ne vakit takati kalmasa, büyük şeyh efendi hazretleri karşısına çıkar mahabbet dolu gözleri ile ona nazar edermiş. O vakit o dervişin kalbi mahabbetin gücü ile öyle kuvvet bulurmuş ki bütün başına gelenlerin nefsini terbiye etmesi için birer ders olduğunu anlar, o mahabbetli gözlerin bakışının kalbine verdiği sarhoşluktan dolayı “Gönder sultanım!(çileleri) on kat daha fazla gönder” dermiş. Onun için ne varsa Allah için seven kulların mahabbetinde var. O kuvvet sahibi sana nazar ediyorsa o zaman sen değil senin karşında durmayı düşünenler korksun. Çünkü mahabbetle dolu kulun yardımcı Allahu Tealadır. Hakk’ın yardımına mazhar olan kula kimse karşı koyamaz. Ve o kuldan daha kutlu bir kul olamaz.

Fatiha…..

Sakaryevi

“””Kutsi Nefes”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/8***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Kutsi Nefes”””

Gözünle yaş döktüğün, iyiliği için niyaz ettiğin insan iyi olunca sana arkasını dönerse, daha ısrar edip peşinden gitmeye değmez. Nankörlük kanında varsa birisinin sen onun tenine melhemler sürsen ne çare. Bir garip devre rast geldi vaktimiz. Bir acayip asra düştü ömrümüz. Ne yapalım çok kişiye ulaşmasa da sesimiz, bir gönüle değmek dünyaya hükmetmekten daha güzeldir. Erenler burdan yola çıkıp düyaya hükmedenlere hükmetmişler. Bizde onların yolundan devam edelim. Onlar gibi olamasak bile yollarında olalım. Hal sahibinde olan bereket onun bulunduğu her yere düşer. En evvel gönlü ile tasvip edip canından geçmeyi göze aldığı o ihlas yoluna mutlaka düşer.
Evet asır veba asrıdır. Her yerde kol gezen bir veba var ama bu hastalık bedeni değil kalbi öldürüyor. İçeride ki iman ateşini söndürüyor. Azar azar insanı bir hastalık gibi sarıp sonunda imanından ediyor. Nice insan var zahirine baksan turp gibi ama batında çürük elma. Kiminin ruhu ateş içinde yanar. Kiminin onulmaz yarası var durmadan kanar. Kimi hasta olduğunu anlar. Kimi de zarar her yerini sarmış olduğu halde sağlığı ile hava atar.
Allahu Teala İsa a.s.’a onulmaz hastalığı olan hastaları iyi etmeye ve ölüleri diri kılmaya izin verdi. İsa a.s. O kudretli padişahın izni ile ölmüş tenleri tekrar diriltebiliyordu. Bu büyük bir mucize idi. Herkes bunun ne kadar acayip ve etkileyici olduğunu bilir. Ama ölü kalbi diriltmenin ne büyük keramet olduğunu bilmez. O kerametin sahiplerine hürmet etmez.
Bir gün İsa a.s. bir mezarlığın yanından geçerken orada ağlayan İshak isminde bir adam gördü. İshak kabrin başında hüngür hüngür ağlıyor, avazı ciğer dağlıyordu. İsa a.s. sordu: “Neden ağlıyorsun” İshak:”Bu amcamın kızıdır. Benim hatunum idi. Onu çok seviyordum ama o vefat etti. Bütün gün onun kabrinden ayrılamıyorum” dedi. İsa a.s. : “İstersen onu tekrar hayata döndürebilirim” dedi. Adam “Ey yüzü nur dolu insan, bunu yapacak kuvvetin var mı senin? Varsa öyle bir kuvvetin aman esirgeme. Gözümde akacak yaş kalmadı. Dirilt benim hatunumu da bende ölüp giedeceğim yoksa” dedi. İshak İsa a.s.’ı hatununun kabrine getirdi. İsa a.s.: “Ey bu kabirde yatan kişi Allahın izni ile kalk kabrinden diril” dedi. Kadın kabrinden kalktı. İshak’ın hüzünden akan göz yaşları bu sefer sevinçten akmaya başladı. İsa a.s.’a teşekkür ediyor devamlı “sen ne büyük insansın” diyordu. İsa a.s. ordan ayrıldı. İshak günlerdir uyuyamamış olmasının yorgunluğundan ve mutluluğun verdiği rahatlıktan kendine hakim olamayıp kendinden geçip uyuya kaldı. O vakit yoldan geçen kralın oğlu İshak’ın karısını gördü çok beğendi. Kadında kralın oğluna can atar bir hal sergileyince kralın oğlu kadını atının arkasına bindirip götürdü. İshak uyanıp hatununu yanında bulamayınca onu aramaya başladı. Baktı ki kralın oğlunun yanındadır. İshak kralın oğluna “bu benim karımdır” dedi. Kadın ise “hayır ben kralın oğlunun cariyesiyim” dedi. Bir kargaşa olunca İsa a.s. oraya geldi. İshak : “Ey Allahın ruhu bu benim hatunumdur. Onu sen dirilttin.” Kralın oğlu: “Hayır o benim cariyemdir” dedi. İsa a.s. kadına dönerek: “Sen kabrinde canzsız yatar iken ben seni Allahın izni ile diriltmedim mi?” dedi. Kadın: “yok vallahi” dedi. İsa a.s. “madem öyle, madem sen sana sunulan nimetin kıymetini bilmeyen oldun, diri bedeninin içine yalan dolanla ifsat ettiğin ölü bir kalp koydun, o zaman geri ver bakalım bizim sana verdiğimizi” dedi. Ve kadın o vakit orada öldü. Ten diri olur ama kalp öldü ise tenin diriliği insanı kurtaramaz ki. İşte içler acısı ibretlik bir olay. O yüce peygamber İsa a.s.’ın mutsi nefesi ile kabrinden kalk ve sonra öyle mucize sahibi peygambere nankörlük yap.
-Subhanellahhh!!! Ne yapacağız o zaman?
Kalplere hayat veren nefesin sahibine gideceğiz. O söylesin kalbimiz şen olsun. Günümüz gecemiz gülşen olsun. Bırakalım o kutlu kişiye kendimizi. Üfelsin kutsi nefesi ile diriltsin ölmeye yüz tutmuş kalbimizi. Diri kıldığını görünce bilelim kıymetini. Bilelim ki o kadın gibi diriliğimiz elimizden alınmasın. Tekrar kalbimiz o beter hastalıklara salınmasın. Veba asrına düştük evet ama şükür ki nefesi, vebayı kökünden kesip atan kutlu insanlar var. Derdi veren devasını da alıkoymadı bizden. Şifa için hastahaneye gidersen bulmazsın orada şifanı. Bu hastalık gözle görünür cinsten değil. İyileştirmeleri için kendini teslim edeceğin insanlar bile hasta. Seni nasıl iyi etsin. Gönül ise bu hasta olan, onu ancak gönül gözüyle bakanlar görebilir. Onlar senin derdine derman olabilir. Benim gönülle işim yok dersen. O zaman zaten ölmüşsün. İnsan olmayan bir canlıya hatta ondan da aşağıya düşmüşsün demektir. Allahu teala gönüllerimizi bu asrın hastalıklarından muhafaza eylesin. O kutsi nefes sahiplerinin nefesleri ile bizleri tedavi eylesin. Aminnn…

Fatiha…..

Sakaryevi

“””Ab-ı Hayat”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/7***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Ab-ı Hayat”””

Topraktan geldik toprağa gideceğiz. Toprağız aslen biz. Nedir burada ki hikmet? Allahu Teala dört ana unsurdan bizim için toprağı neden seçti? Bundaki muradı ne idi?
Halvette olan sultanımızın nazarı kalbimize değsinde Merhamet sultanının işlerindeki hikmetler kalbimize insin.
Bilmeyen cahil der ki topraktan bir suret yapmak daha kolaydır. Heyhat bilim adamı dediklerinin çoğu İslamın yüce kapısından içeri girmiş en cahil insanın ilk adımında anladığı hikmeti, bir ömür tükettikten sonra anlamaya vakıf olur. Sonra ona bilim adamı derler diğerine cahil. Yalan dünya şeytanın öğrettiği gibi hep yanlışa doğru süsü vererek insanları kandırmaya devam ediyor.
-Peki burada suç kimde?
Suç bu dünyayı yaratan padişahın “dünya aldatıcıdır sakın aldanmayın” diye buyurduğu halde, dünyaya aldanma yolunu seçen o kötü fikire teslim olmakta. Teslim olan kişide. İnsanoğlunun yaptığı neye benziyor biliyor musun? Bir havuzun kenarında “içmeyin ve girmeyin zehirlenebilirsiniz” diye yazıyor. İnsanoğlu da “birşey olmaz” deyip gözü kapalı içip, içine atlıyor. Sonra zehirlenince “neden hep benim başıma geliyor” diyor.
-Mübarek insan sen o tabelayı görmedin mi?
Gördüm.
-Okumadın mı?
Okudum.
-Daha niye havuza girdin?
Belki bir şey olmaz dedim.
-Yahu hayatınla kumar mı oynuyorsun sen. Ne acayip bir durum bu. Bundan bin kat daha acayip olan ise insanın ahireti ile kumar oynamasıdır.
-Nasıl yani?
Anlatalım. Allahu Teala Resulünün dili ile buyurur:
“İçki içen melundur, cennete giremez. Açık saçık gezen cennetin kokusunu alamaz. Namaz kılmayan sırattan geçemez. Şeytana tabi olan Rabbine eremez.” Bunları duyar dinler. Ve hepsini yada bir kısmını işler. Sonra da “Allah beni seviyor” der kendini kandırır. “Bana bir şey yapmaz” der aldanır. Birisi onun bir şeyine zarar verse ve gözünün önünde bile bile inkar edip ben yapmadım dese “Yahu Allahtan kork! gözümün içine baka baka yalan söylüyorsun” der. O kişi ona “olsun Allah beni affeder, o beni seviyor” dese. O kişiye bu sözünden dolayı ahmak gözüyle bakar. Ama kendi bu ahmaklığı devamlı yapar, farkında olmaz.
-Ama ben kul hakkı yemiyorum ki!
Yahu kul hakkı dediğinde de Allah hakkı var. İki durumda da yanlış yapıyorsun. Ayrıyetten kim dedi sana kul hakkı olmadığını. Açık gezen insan, kendisine bakıp günaha soktuğu kişilerin hakkına girer. Çünkü açık saçı ile ortaya serdiği bedeni ile toplumun ahlakına da, erkek fıtratına da zarar verir. Yoksa ümmetine o kadar şefkatli olan peygamber neden açık gezenlere lanet etsin. Namaz kılmayanlar bulunduğu yerdeki bereketin gitmesine sebep olurlar. Bulundukları yere afet gelmesine sebep olurlar. Bunlar Hakk değil mi? Bir yerde deprem olunca orada ölen insanlara içi yanan kişi bir daha olmasın diye namazına başlamayı düşünüyor mu? Düşünmüyorsa o göz yaşlarının hakikat penceresinden bakıldığında bir değeri olur mu? Açık gezen kadınların taciz ve tecavüzcülere kızması gibi.
Dönelim konumuza topraktan yaratıldık evet. Çünkü Hakk subhanehu ve teala bizden toprak gibi olmamızı ister. Yani mütevazi olmamızı. Bizi en büyük günah olan kibirden en uzak noktaya çekmek için ana maddemizi topraktan seçti. Sen mütevazi bir kul olmak için yaratıldın. Aman ha! şeytan gibi kibir evine girme. Bak seni topraktan yaratarak o kötü ahlakla arana en büyük mesafeyi çektim. Kendini bir şey sanan olma. Sen kulluk tacını giy. Ben sana göklerin kapılarını açayım. Üzerine yedi kat gökte bulunan meleklerimin bile bilmediği hikmetleri saçayım. Allah erleri bu ilahi sırrı bildikleri için hiçbir güzel ameli kendilerine nisbet etmediler. Ne güzel yaptı ise şeyhlerine nisbet ettiler. Şeyhimizin bereketidir dediler. Peygamberimizin hürmetinedir. Allahu Tealanın fazlu keremidir dediler. O kibir evinin tarafına bile bakmadılar. Allahu teala da onlara ledün ilmi kapısını açtı. Kimsenin bilmediği, bilemediği ilimlere vakıf oldular. Bize düşende onlar gibi mütevazi olarak kulluk yolunda yürümektir. Fakat toprak var yaştır, hoştur. Toprak var kuru. Senin toprağın kuru ise eksik olan bir şey var. Kuru olup susuzluktan çatlamışsa, o toprağa ab-ı hayat olacak, hayat verecek sudan uzak kalmışsın demektir. Bu alemde kibirli olma diye topraktan yaratıldın evet ama asıl davan o toprağı çorak hale getirmemektir. Onun için toprağına can verecek olan o ab-ı hayat kaynağını ara bul. Gönlünü kurak toprağa döndürme. Allah için gönlüne bir şey koy. O sana ab-ı hayat olsun. Kimisi kedi koyar, kimisi köpek. Ve ona insandan çok değer verir. Herkesin değeri gönlündeki ne göredir. Kedi köpek araba evden iyidir. Ama insana yakışan gönlüne kendinden daha değerli olanı koymasıdır. Yoksa altın kadehten çamurlu, balçıklı su içmiş olur. Ve o su ona hayat vermez. O su, onun toprağının çoraklığını gidermez. Bir insanı gönlüne koyar da o insanın göklerle bağlantısı yoksa, oda bir vakit onu sulayabilir. Sonra yine çorak günlerine geri döner. Çünkü o kişininde suyu sınırlıdır. Ama Allaha bağlı bir kula, gönülden bağlı insanın toprağına bereket saçılır. Her an daha güzel, her an daha verimli olur. Onun bereketi ve suyu etrafındaki topraklara da ulaşır. Onun için biz göklerle bağlantısı tam olan o suya gidelim. Bize ab-ı hayat olsun. Can versin bize. Canan olsun gönlümüze. O vakit ne çoraklıktan kork ne de susuz kalmaktan. Çünkü Hakktan olan herşey gibi o su da ebedidir. Seni o, bir gün gider diye korkutan şeytanın hilesidir. Korkacaksan tembellik yapıp ondan az nasip aldım diye kork. Çünkü ondan başka gönlüne hayat verecek bir su yok. Bu hayat diye bahsettiğimiz ebedi hayattır. Fani dünya ile işimiz yok.

Fatiha…

Sakaryevi

“””Serhoş”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/6***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Serhoş”””

Ser, baş demektir. Hoşta hoş. Yani başı hoş. Bu günde insanlar kafası iyi diye tabir ederler. Tarikat bu yolu öğretir insana.
-Nasıl yani sarhoşluk iyi midir?
Neyden sarhoş olduğuna bakar. Sarhoşluk var insanı Allahtan uzaklaştırır, sarhoşluk var Allaha yaklaştırır. Bir madde içerek kendinden geçiyorsa insan, bu insanlığa yakışmayan hali takınması Allahu Tealanın katında nankörlük kabul edilir. Onun için büyük günahtır.
-Neden nankörlük?
Çünkü insanı diğer varlıklara sultan yapan özelliğine hakarettir bu. Seni Allahu Teala bütün varlıkların efendisi yaptı neden? Çünkü diğer varlıklarda olmayan bir özelliğe sahipsin. Sende akıl var. Sen bu özelliğini, kullandığın sarhoş edici madde ile uyuşturup kendini diğer varlıklara döndürüyorsun. Bunu yaparak onlardan daha aşağı oluyorsun. Çünkü onların aklı zaten yok. Akılsız davranmaları normal ama sende var iken onu zayi ettin. Kıymetini bilmen gerekirken sen hıyanet ettin. Bundan dolayı nankörsün. Nimetin şükründen gafil olduğun için. Vakardan uzak kişiliksiz bir halde sağa sola sallanarak insanlık şeref ve itibarını yerle bir ettiği için. Ama bu çirkin sarhoşluk sadece sarhoş eden madde ve içeceklerle sınırlı değil. Efendimiz s.a.v. buyurdu:
Sizi, namazdan sarhoş eden bütün sarhoş edicilerden men ediyorum.
Sarhoş nedir? Geçici olarak aklını kullanamayan kişidir. Kullanamadığı için akı karadan doğruyu yanlıştan ayırt edemez. Kimi zaman kendine zarar verir kimi zaman sevdiğine. Bazen kendine küfür ettiği bile olur. İşte Efendimiz bizi bu halden men ettiği gibi birde en önemli ibadet olan namazdan bizi sarhoş eden yani sarhoş gibi aklımızı kullanmamızı engelleyip en önemli ibadetimiz olan namazımızı bize basit gösteren o sarhoş edicilerden de men ediyor.
-Nasıl sarhoş ediyor ki bunlar. Nedir bunlar?
Bunları sen kendi kalbine bakıp göreceksin. Namaza kalkacağın zaman seni ondan alıkoyan ne var ise, eş mi, dost mu, iş mi, aş mı bunların hepsi. Şimdi çalışıyorum olmaz. Misafirim var olmaz. Şimdi abdest alamam olmaz vs vs. İşte o seni namazdan alıkoyan engellerden aklına gelen ne varsa hepsi seni sarhoş etmiştir. Sarhoş etmiş ki sen Rabbini unutmuş, Onun önünde secde etmek gibi dünyanın en mühim işinin önüne başka işleri koymuşsun. Bunu aklı başında olan insan yapamaz. Çünkü bu hakikat penceresinden bakıldığı zaman aklı yerinde olan insanın yapacağı iş değildir. Namazı her ne için bırakıyorsam, o şey şeytanın bana engel olarak sunduğu şeydir. Bir yanda şeytan bir yanda Allahu tealanın emri. Bu durumda ben devamlı Allahın emrini bırakıp şeytanın köleliğine koşuyorsam ben akıl sahibi olamam. Aklımı yitirmiş olmalıyım yoksa bunu nasıl yaparım. Alemi yaratan Rabbimin buyruğu yanında beni ilk günden beri mahvedip cehenneme attırmak isteyen şeytanın sözüne nasıl uyarım. Bir yanda Alemlerin Rabbi bir yanda onun yaratmış olduğu ufak bir varlık. Düşünsene hangi akıl dünyaya hükmeden bir devletle tek başına savaşmaya kalkar. Hem de onun gibi bir kişi ona savaş dediği için. Ben namaz kılmayarak bundan bin kat daha aptal bir iş yapmış olurum. O zaman demek ki o alıkoyan ne varsa onlar beni sarhoş ediyor. Ediyor ki aklımı kullanamaz hale geliyorum. O zaman nasıl ki içki ve diğer sarhoş edicilerden kaçıyorum. Bunlardan da aynı itina ile kaçmalıyım. İçki gibi bunlarda beni rezil ediyor.
-Peki Allaha yaklaştıran sarhoşluk nasıl oluyor?
O aşk sarhoşluğudur. Mahabbet sarhoşluğu, zikir sarhoşluğudur. Kul üstün tefekkür ve ibadetinden dolayı Allahın mahabbeti ile o kadar dolar ki, o an bulutların üstünde uçuyor gibi bir hali vardır. Söylesen duymaz, vursan canını yakmaz. Bu hale tarikatte gaybet hali denir. Ruhu bedenden ayırma hali. Beden olduğu yerde durur, ruh bütün alemi gezer.
-Ne kadar süreyle olur bu?
Herkesin haline göre. İman kuvvetine göre. Kimisinin kırk gün bile sürer. O an Allahın nuruna dalar, kalbi mahabbetin gücü ile öteki alemlerden aldığı nuru bu aleme saçar. Sen onu kişinin yüzünden anlarsın. Yüzü de özü gibi nur olmuştur çünkü. Gözünün içindeki mahabbete dalarsan bütün dertlerini unutursun.

Kabus, kasırga, kara bulutlar
Yok olup gider o bir kez gülünce
Dertlerden oluşan o koca dağlar
Üstümden kalkar onu görünce

Tarikatin öğretisi olan rabıta bunun birinci basamağıdır. Ama her kulun kalbi buna hazır değildir. Hazır olana kadar ehil olanların sofrasında otur. Onlara hizmet et ve hallerine dikkat et. Hiçbir ince ayrıntıyı kaçırma. Bereketin nereden geleceği belli olmaz. Varsa nasibin gerek yok şaraba, aşk bitmeyen bir şaraptır zaten içmeden sarhoş eder. Çünkü şarap gibi sen onu içine çekmezsin o seni içine çeker. Nasıl anlatılır ki bu yaşamak lazım. Hal olsun bize de inşallah yaşansın. Allahu teala böyle anlarımızı çoğaltsın. Çünkü o anı yaşayınca diğer anlarına bakarsın, dünyanın gerçekte zindan olduğunu işte o zaman anlarsın.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Güzel padişahım”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/5***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Güzel padişahım”””

Güzel padişahım.. Senin yolunda gitmek olsun nasibimiz, senin davan uğurunda ölmek olsun. Senin cihat kuvvetin, senin ümmetine şefkatin bir bağış olsun kalbimize. Senin tarafından gelen kutsi bir nazar, bir bakış hayat saçsın gönlümüze. Senin yüce ahlakını ahlak edinmek şöyle dursun anlamaktan bile aciz olduk. Sen bizi şefaatinden mahrum kılma. Tutunacak tek dalımız, Allaha açılan kapımız sın. Gece gündüz ettiğimiz duaların kabulüne ümit kaynağımızsın.
Cebrail aleyhisselam son anlarında gelip sana sordu:
-Seni Firdevs-i âlâ’da mı yoksa Sidre-yi münteha’da mı defnedelim. Sen sordun:
-Ümmetimi nereye defnedeceksiniz? Cebrail aleyhisselam:
-Yer yüzüne dedi.
-O zaman benide yer yüzüne defnedin diye buyurdun.
Güzel padişahım senin kabri-şerifin yeryüzünde olmasaydı bizim halimiz nice olurdu. Senin o şefkatli kalbin olmasaydı, Haktan yana ümidimiz nasıl olurdu. Güzel padişahım senin dininin sancağını kaldırmak için kalplerimize nazar eyle. Eyle de o bakışın bizim, senin gibi korkusuz, senin gibi şefkatli, senin gibi adaletli, senin gibi gayretli olma yoluna girmemize vesile olsun. Dualarımızın kabulu için Hakk ile aramıza şefaatçi olsun. Son anlarında Hazreti Ali r.a. mübarek dudaklarına bakmış da terennümünüzü işitmiş. Son anınızda bile “ümmeti ümmeti” ümmetim ümmetim dediğinize şahit olmuş. Yedi kat göğün Hakan’ına binlerce hamdü sena olsun ki bu aciz halimizle bu liyakatsiz varlığımız ile sana Ümmet olduk.
Güzel padişahım şu sarsılmaz muhkem dağlara bakıyorum da sizin küfür karşısında sapa sağlam duruşunuz aklıma geliyor. Şu taze açmış yeşil yapraklara bakıyorum da ümmetinize olan şefkatiniz aklıma geliyor. Şu devamlı akan akarsunun suyuna bakıyorum da kalplere nur saçan sözleriniz aklıma geliyor. Şu her yeri sulayan yağmura bakıyorum da ümmetinize dualarınız aklıma geliyor. Ne büyük bir kalp, ne merhametli gönül. Tefekkür edince öyle dualar buyurmuşsunuz ki yağmur gibi bütün kulları sarmış, rahmet olup ıslatmış. Alemde ne güzel var ise o güzelliği, sizin bir bakışınızdan almış. Hak sizi habip seçmiş, sevgili seçmiş. Siz ne güzel insansınız, ne özel insansınız. Yüz güzelliğini Hazreti Yusuf’u ihsan buyurmuş Hazreti Yezdan. Size ise en güzelini seçip, en güzelini vermiş. Siz Allahu Taala’nın evimdir diye buyurduğu, güzel ahlakıların kendisinden doğduğu en güzel kalbin, en müstesna gönlün sahibisiniz.
Hikmet bilmeyen sorar “neden Yusuf daha güzel” Yusuf’un yüzü benim güzel padişahımın gönlü.
Yüz bu aleme bakar gönül göklere. Benim padişahım göklere sultandır. Onun gönlüne nazil olan Hazreti Rahmandır.
O yüzde kalmadı, bu aleme hükmetti ama alemin sahibinden bir an gaflete dalmadı, her ne güzel ahlak sergiledi ise önceki peygamberler, hiç birinin güzel ahlakı onun ahlakına varamadı. O öyle bir gönlün sahibi ki onun gönlünden sudur eden güzelliğe hiçbir varlık sahip olmadı. İşte o gönlü kendine habip seçti Hazreti Yezdan, Ne var ise mana aleminde hepsi o kutlu gönülden aldı ilham. Ona yöneleni hiç mahrum bırakmadı, huzurundan atmadı, şefkati ile buyur edip eksiğine bakmadı. İşte o benim o bizim güzel padişahımız, iki cihanda ümidimiz tek dayanağımız.

Yandı canımız aktı göz yaşımız
Layık değiliz ama sana aşığız.

Ey güzel padişahım lütfeyle bize, şefaat eyle bize, bu kara kalplerimiz karalığından soyunsun, senin o şefkatli bakışlarınla, senin merhametle ihsan buyurduğun vaazlarınla, hep sana koşsun, yoluna baş koysun. Dualarınla gönlümüz senin ahlakına boyansın, senin gibi Hakk yolunda gelen bütün cefalara metanetle dayansın.
Ey güzel padişahım aramak, senin yoluna düşmek seni bulmak emelimiz, senin olmak, sana gelmek, sana varmak dileğimiz. Senin ümmetin olmak en büyük nasibimiz.
Senin kutlu sözlerine kulak vermeyen kalp ölüyor. Sultan Yunus bile “seni sevmeyen ateşte yansın” diyor.
Ey güzel padişahım Azrail a.s. yaratılalı beri en zor işini yapmaya, sizin ruhunuzu teslim almaya gelmişti. Siz buyurdunuz kardeşim Cebrail ile meşvere yapayım. Cebrail a.s. geldi. Siz dediniz:
-Ey kardaşım Cebrail bak bu duran Azraildir. Gelmiş bizim ruhumuzu almaya.Sen neden benim yanımdan ayrılırsın?
Cebrail a.s.:
-Ey güzel padişahım, ey Allahın Resulü seni bu halde(ruhun alınırken) görmeye gücüm yetmez, onun için dedi.
Siz sordunuz:
-Rabbim bana ne hazırladı? Cabril a.s.
-Cennetler, huriler, hamd sancağı, şefaat ….. Siz:
-Onları sormuyorum. Aciz ümmetimin hali nasıl olacak? Cebrail a.s.:
-Hiç keder duy mayınız, sizin ümmetiniz cennete girmeden hiçbir ümmet cennete giremez. dedi.
Ey güzel padişahım seni sevmeyen ateşte yansın evet, çünkü onun odundan farkı yok. Bize nazar eyle sultanım kuru odun gibi olmayalım, ateşlerde yanmayalım. Asıl ateş odunu yakan değil sana varmak yolunda kalbi yakan hasret ateşidir. Derviş diyor ki namazda seni görmeden huşuya ermek olamaz. Seni görmek isteyen mürşide ermeden bu isteğine varamaz. Senin aşkın kalplere düşmüyorsa o kalpte Rahmana yol alamaz. Yolundan ırılmayalım, yakınından ayrılmayalım. Sen bize bu kadar düşkünken biz dünyaya meyledip senin aşkından, senden mahrum kalmayalım.

Ey güzel padişahım…..

Fatiha.

Sakaryevi

“””Aşk ve denge”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/4***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Aşk ve denge”””

İşlerde en hayırlı olan en orta halli olanıdır. Yani dengenin muhafaza edilip aşırıya kaçılmadan yapılanıdır. Hangi işi yapıyorsa insan dengeyi muhafaza etmesi gerekir. İbadette de bu böyledir. Mesela gece ibadet yapacağım diye kendini çok yorup sabah namazı cemaatini kaçırmaktansa, gece uyuyup seher vakti kalkıp hem teheccüd kılıp hem de sabah namazını cemaatle eda etmek daha doğrudur. Çünkü zaten sabah namazını cemaatle kılmak geceyi ibadetle geçirmiş sevabı verir. Hemde camiye gidip dost meclisinden geri kalmamış olur. Bunun içindir ki Hazreti Ömer r’a. Bir gün sabah namazı cemaatine gelmeyen birinin neden gelmediğini sormuş, “gece yi ibadetle geçirdi yorgun düştü. Onun için sabah namazını evde kıldı” cevabını alınca ” gece uyuyup sabah cemaate gelseydi daha iyiydi” diye buyurmuştur. Sadaka veren kişi ehlinin ihtiyacını ayırıp kalandan sadaka vermesi gerekir. Aynı şekilde ahlakı da dengede tutmak gerekir. Neyi ne kadar sevmek gerektiğini neye ne kadar kızmak gerektiğini iyi ölçmek gerekir. Efendimiz s.a.v. buyurdu:
Sevdiğini ölçülü sev bakarsın bir gün kızdığın kişi olur. Kızdığına da ölçülü kız bakarsın bir gün sevdiğin olur.
-İnsan dengeyi nerede kaybediyor?
Aşırı kızmak ve aşırı sevmek dengeyi bozar. Hadisi şerifte buyrulduğu gibi neyi ne kadar seveceğini bilmeli. Her şeyin bir kıymeti var. Bakıra gümüş gümüşe altın altına da elmas değeri biçersen ziyan eden sen olursun. Onun için bir şeyi sevmeden önce senden iman ve akıl olarak daha üstün kişilerin o şeye nasıl yaklaştığına bir bakmalı. Direk bunları düşünmeden ileri atılırsa sonra kendini ziyandan geri alamayabilir. Çünkü Efendimizin buyurduğu gibi “Bir şeyi çok sevmek gözünü kör, kulağını sağır yapar” Bunun iyi tarafı da var kötü tarafı da. Kötü tarafına rast gelmemek için büyüklerin o şeye nasıl bakıp değerlendirdiğine dikkat etmeli. Mesela dünyalık bir şeyi fazla seversen bu senin kalp gemini batırır. Sen bu şeyi sevmeden önce büyüklerine bakmaz isen sevdikten sonra sana bu sevginin zararları anlatılınca duymaz, gösterilince de görmezsin. Dünya ki “onu sevmek bütün hataların başıdır” diye buyurdu efendimiz s.a.v. Bir çorap söküğü gibi dünyayı sevdikten sonra Allahın istemediği her şeyi de mecburen sever. Kadın, kız, araba ev vs vs.
-Ama yaşamak için bunlara ihtiyaç duyuyoruz.
Evet ama doğru şekilde ve dengeli olarak. Mesela yemek tuzsuz olur mu olmaz. Ama sen bir tabak çorbaya bir su bardağı tuz katarsan olur mu? Denge bunun için lazım. Büyüklere bakıp onlardan her şeyin nerede ve ne kadar gerektiğini öğrenmek gerek.
-Büyüklerimiz nasıl anlatıyor peki?
Büyüklerimiz diyor ki; Önce Rabbini tanımalısın. Tanı ki asıl muhabbetin kaynağına in. Ama O’nu tanımak için O’nu en iyi tanıyan Peygamberimiz s.a.v.’e kulak vermelisin. Çünkü Efendimiz s.a.v. O’nu gören tek yüce kişidir. Efendimizi tanımak istiyorsan O’nun ahlakını ahlak edinmiş zata git, ondan öğren. Çünkü Efendimiz öyle yüce ahlaklıydı ki o yüce ahlakı tam anlamak için hali ile gösteren zat gerekir. Bu ilahi yolu takip edip Rabbine doğru yol alırsın. Kalbini ve gönlünü asıl sahibine ayırır en güzel zatın muhabbeti ile doldurursun. Sonra Allah’a yakın olan, sevgisi Allah’a götüren her şeyi seversin. O vakit neye bakarsan Hakk’ a aitliğini düşünür. Her güzelde Hakk’a açılan bir kapı görürüsün. Şu durumda bu ilahi yola girip kendini tam veren kişinin artık dengeye ihtiyacı kalmaz. Çünkü bu sevda ve aşk yoludur. Aşk ise sınır ve tarif kabul etmez.
-Biraz daha açık anlatır mısın?
Sultan Hazreti Ebu Bekir r.a.’ın destanlarından birine değinelim. Efendimiz savaş için ihtiyaçlar olduğu beyan etmiş, Müslümanlar ellerinden geleni yapsın ve bu ihtiyaç ortadan kalksın diye buyurmuştu. Herkes bir kısım malını getirdi. Normal bir durum göze alındığında tabi ki her insan evinin ihtiyaçlarını bir kenara bırakıp fazla olanından sadaka vermesi gerekir. Fakat Sultan Ebu Bekir gibi bir kalp bütün sınırları aşan bir hal sergileyecektir. Ve bütün Müslümanlara ulu destan niteliğinde bir şey yapacaktır. Efendimiz sordu: “Ya Eba Bekr sen ne kadar sadaka verdin?”
Hazreti Ebu Bekir r.a. “Malımın hepsini verdim Ya Resulellah” dedi. Efendimiz s.a.v. “Ehline ailene ne bıraktın peki” Buyurdu. Hazreti Ebu Bekir r.a. :
” ALLAH ve RESÜLUNU BIRAKTIM” dedi. İşte bu kalpteki yüce aşkın bütün sınırları aşıp aşksız kesinlikle ulaşılamayacağı bir yere yükselişidir. Bazı insanlar bize “neden aşktan çok bahsediyorsunuz” derler. Çünkü her kutlu ahlakın doğduğu pınar ve kaynak kalpteki aşktır. Hazreti Ebu Bekir r.a.’ın Efendimiz s.a.v.’ e olan müthiş teslimiyetinin, Hazreti Ömer r.a.’ın dini emirlerdeki sarsılmaz ikametinin, Hazreti Osman’ın bir güzel yemeği Rasülü ekrem olmadan yiyemeyişinin, Hazreti Ali’nin her cenkte en önde gidişinin ana kaynağı ve sebepi kalplerinde olan müthiş, yerlere göklere sığmayan Allah ve Resülünün sevgisidir. Aşk kalbin aldığı nefestir. Asrımızın insanı bu nefesten mahrum kalıp kalplerini bitkin ve hastalıklı hale getirdiler diye biz bu ulu cevherden vazgeçecek değiliz. Ciğer bir vakit nefessiz kalınca nasıl ki insanı komalara ve aklını yitirmeye götürüyorsa, kalp nefessiz kalınca da iman o derece bitkisel hayat noktasına gelir. Koma da olan insan söylenilenleri duymaz, duysa bile bir şey yapacak kuvveti olmaz. Aynı şekilde kalbini komaya sokan insanda söylenilen ilahi kelamları duymaz, duysa da bir şey yapamaz.
Bir insanın okuduğu ayeti kerimeye kalbini yatırabilmesi Allahu Tealaya olan muhabbeti nispetindedir. Aynı şekilde duyduğu bir hadisi şerifin nurunu Efendimi s.a.v.’ e olan muhabbeti nispetinde kalbine indirebilir. Bir Allah dostunun vaazından ona olan muhabbeti nispetinde fayda görür, duyduğunu uygulama yoluna girer. Ama aşk sınırında içeri girene kadar dengeyi muhafaza etmeli. O sınırdan içeri girdiği zaman bütün dengelerin sınırlarını aşabilir.
-Yani biz Hazreti Ebu Bekir gibi yapabilir miyiz?
Hayır. Önce onun gibi Allah ve Resülune muhabbet yoluna girmeli sonra ne yapacağını kalbin sana söyler. O ilahi haller ile hallenmeden böyle bir şeyler yaparsan “vakti gelmeden öten horaz” gibiolur akıbetin. Her şeyin bir vakti, her halin eri var. Büyüklerin dediği gibi:
Herkesin kalbinde ulu makamlara erme isteği vardır, Ama asıl mesele o makamların sahibi olan zatların yolunda sebat edebilmektir. Bunu yapabilen insan çok azdır.
-Zaten şimdi Hazreti Ebu Bekir gibi yapan adama deli derler.
Evet ama İmamı Busıri ks hazretlerinin buyurduğu gibi aşka düşen insan kınamaları duymaz. Yani aşka düşen insan o denizde suya dalmış gibi olur. Suyun içinde hem de böyle derin sulara dalmış insana sen istediğin kadar anlat o seni duymaz. O ermiş ereceğine, varmış sevdiceğine. Gayri giden gitsin gelen gelsin bize zararı yok. Kalbimizde Hakk’tan ve Hakk’a ait olmayana yer yok. Allah ve Resülunden uzak olmayı tercih ediyorsa birisi, biz onun peşinden gidecek değiliz. Bizim onun peşinden sadece duamız gider. Geri dönüp kendini yakmasın, dünyayı sevip bataklara batmasın diye. Gayri yol belli, yolun götürdüğü son durak belli. İster yüz kere söyle ister elli bu alemin yaratılış sebebi de aşk, insandan ermesi beklenilen son makamda aşktır. Ne kadar güzellik var ise doğduğu kaynak yine aynıdır. Allah subhanehu ve teala bize sevdiği kulların muhabbetini ihsan buyursun. Aminn..
Fatiha…

Sakaryevi

Fatiha…

“””Kadını kutsal yapan”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 4/3***

Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Kadını kutsal yapan”””

Gün olur “El-Mani’” ismi tecelli eder şeyhimizin kalbinde. O ulu okyanustan bir damla damlamaz kalbimize, Gönül tek bir kelime bile söyleyemez. Gün olur “El-Vasi’” ismi tecelli eder. O vakit o dökülen hikmet şelalelerini yazmayı yetiştirecek kalem bulunmaz. Her anı iyi kollayıp hiçbir manevi güzellikten mahrum kalmamak gerek.
Nasıl bir zamandır bu. Bütün kıymetli şeyler değersiz sayılır. Nerde gereksiz iş var ise başa taç yapılır. Kadın gibi bir varlık sultan olması gerekirken her süfli düşüncenin hizmetçisi yapılmış. Kimisi malını satmak için, kimisi ihale almak için kimisi keyfine bakmak için bir mal gibi, bir yem gibi kullanır oldu. Korunmak, sığınmak ve sevilmeye ihtiyacı olan bir varlığın bu zaaflarını kullanarak yararlanmak istediler. Şeytanın öğrettiği süslü kelimeler ile yaklaşıp; “Size hürriyetinizi vereceğiz, esaretiniz bitecek” diyerek şeytanın ilk günden beri yaptığı avret açma, bedenlerini herkese saçma oyununu oynadılar. Evlerinden mecbur kalmadıkça çıkmayan, saçının bir telini bile na mahreme açmayan, kendini bir ömür beraber geçireceği erkeğe saklayan bu tertemiz varlığa ulaşıp kirletmek için şeytanın öğrettiği bütün taktikleri uyguladılar. Gizli de bir kız kalmasın, her kızı görelim, keyfimize uyanı seçelim, elde etmek için bütün ağları örelim, bu gün bununla yarın ötekiyle günümüzü gün edelim dediler. O aklı zayıf nazik varlık, zaaflarına yenik düşüp bu yanlış düzene teslim oldu ve Allaha güvenip Onun emirlerini yerine getirme gayretine düşmesi gerekirken ilk gün olduğu gibi yine şeytana uydu.
Erkeğin hası beline sahip olandır. Biz Müslümanız. Ne bir gecelik nede bir senelik bir erkek olamayız. Biz müslümanlar gönül verdiğimizi bir ömür sever, hanemize ve gönlümüze sultan ederiz. Zayıf gördüğünün zaafından yararlanmak er işi değildir. Keza Allahu Teala gibi kudret sahibi bir zata güvenip tevekkül etmek varken kendini kandıran erkeklere güvenip onların süfli isteklerine hizmet etmekte akıl işi değil. Onun için iki tarafta Hakk’a dönüp en şerefli yolu seçmeli. Şerefine onuruna zarar vermeyen bir hayat yaşamalı.

-Kadından istenilen nedir?

Kadın erkeğine bağlı, yuvasıyla huzurlu bir varlıktır. Yaratılışı bunun üzerine kuruludur. Yapacağı işler yaratılışına uygun olmalıdır. Değilse hep yorulacak, bitkin düşüp kısa zamanda yıpranacak. Çok ağır işlerin işçisi olamaz. Nasıl ki; bedeni yük taşımak için değilse aynı şekilde beyni de ağır yüklerin altına girmeye müsait değildir. Onun yapacağı iş erkeğinin dünyasına renk katmaktır. Örnek olarak anlatılması gerekirse; Erkek evin sağlamlığını, soğuk ve sıcağa karşı korunaklı oluşuyla ilgilenir. Kadın ise içerisinde göze ve gönle hitap eden nakışlarla. Devlet işlerinde de diğer işletimlerde de bu böyledir.

-Bazı kadınlar biz erkeğin her yaptığını yaparız diyorlar.

Evet bir vakit yapabilir. Ama kendine zarar vererek. Gençliğinin bütün kuvvetini sarf eder, nazik bedenini yıpratır. Güvercinin bende kartal gibi uçarım demesine benzer. Evet uçarsın ama bir kaç kere hızlı uçacağım derken sıhhat ve sağlıklı, neşe ve huzurlu uçuşunu yakın zamanda kaybedersin. Tavşandan aslanlık beklemek nasıl ise kadının erkek işlerine soyunması da aynen öyledir?

-Şimdi kadınlar biz evde tavuk gibi kuluçkaya mı yatacağız, devlete millete faydalı olmak istiyoruz diyorlar.

Evet buda sohbetin başında söylediğimiz gibi, şeytanın en güzel şeyleri en çirkin gösterme sanatıdır. Hangi kadın yaptığı iş güç vs ile Peygamberimiz s.a.v’in muhterem annesi Hazreti Amine kadar insanlığa fayda katabilir. Hangi kadın Cennet Mekan Fatih Sultan Muhammed Hanın Annesi kadar insanlığa yarar sağlayabilir. Bu söylenilen çirkin sözler kadının en yüce makama ermesini engellemek için şeytanın öğrettiği laf oyunlarıdır. Kadın yaradılışın en ana noktasında, hayatın olmazsa olmazı bir varlıktır. Bu noktadaki vazifesini aşağılayarak aslında kendini aşağılamış olur. Çünkü yaratılış zincirini ancak bu özelliğinden dolayı devam ettirme gücüne sahiptir. O da bunu hor görüp, alelade işleri kendine zirve nokta olarak tayin eder. Yaptığın her işi başka bir insan, hatta bir makine de yapar. Ama senin çocuğunu, senden olacak çocuğu ancak sen dünyaya getirebilirsin. Senin dünyaya, vatana, millete ve topluma yapacağın en büyük hizmet dünyaya getirdiğin çocuğu, Allahu Tealanın dinine uygun ve Resülü ekremin ahlakıyla yoğrulmuş olarak yetiştirmendir. Ve her şeyden önemlisi Allahu Tealanın senden beklediği de budur.
-Allahu Teala kadınların anne olmasını mı istiyor?
Rasulü ekrem s.a.v.’in hadisi şerfilerine baktığımız zaman, hiçbir insana bahşedilmemiş bir devlet kadına bahşedildiğini görüyoruz.
-Nedir o?
Efendimiz s.a.v. buyurdu:
CENNET ANNELERİN AYAKLARI ALTINDADIR.
Kadını kutsal yapan şeydir budur. Şeytan istediği kadar oyun kurup kandırıp aldatmaya çalışsın. Efendimiz s.a.v. şeytanın, kadını evinden çıkartıp anne olmayı çirkin gösteren ve bunun yerine erkeklerin eğlence aleti olmaları için kurduğu, bütün plan ve hilelerini bu muazzam sözü ile yıkmış tarumar etmiştir. Hiç bir insana bahşedilmeyen bir makamdır bu. Efendimiz s.a.v. hiçbir üstün ibadeti yapan kişiye, cennet onun ayağı altındadır diye buyurmamıştır. Ey kadın! Ey hatun kişi! sen en ulu, en üstün kişiliğe ermek mi istiyorsun? En faydalı, Allah katında en doğru yolu tutan olmak mı istiyorsun? İşte sana apaçık yol, apaçık işaret. Sen anne olma şeref ve kutsiyetine vakıf olursan, bırak cennete girip cennetlik olma derdini, cennet makamı senin ayağının altı olur. Herkes cennetlik olma derdinde iken, sen anne olarak bu emeline çoktan ermiş olursun. Kendini güzel bir ahlakla donat ve bu ahlakı çocuklarına öğret. Bil ki dünya da ne kadar faydalı insan varsa, onlar bir güzel annenin evlatlarıdır. Ve o evlatların, annelerinden aldığı güzel terbiyeden sonra, insanlara verdiği faydadan en büyük nasip onu güzel yetiştiren annesinindir. İşte hiçbir evlat annesini ve annesinin Allah katında ne kadar kutsal olduğunu unutmasın diye Efendimiz s.a.v. bu hadisi şerifi buyurmuştur:
CENNET ANNELERİN AYAKLARI ALTINDADIR.

Fatiha…

Sakaryevi

Arama
RSS
Beni yukari isinla