“””Derin Sular”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/12***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Derin Sular”””

Hazreti Rahmani Müteal Celle Celaluhu o sadık olmayan insanları anlatıyordu. Beled suresinde kendi yolunun nasıl olduğundan bahsediyordu. İzzet ve şerefle buyurdu:
-O gören iki gözü ona biz vermedik mi?O (konuşan) dili ile dudaklarını biz ihsan etmedik mi? Doğruya giden yolu ona biz göstermedik mi? (Beled suresi 8-9-10)
Mevlamız elimizdeki en büyük nimetlere dikkatimizi çekiyordu. Göz, dil, dudaklar ve doğruyu gösteren, karanlıkları aydınlatan nur. Böyle nimetlerle donanmış insan; o her şeyde izi olan, ol deyince olduran, kalplere ilahi aşkı kadeh kadeh dolduran Hazreti Mevlaya gidecek kuvvete sahip demektir. Bundan sonra önüne ne engel çıkarsa, o engelin bir hükmü yok. Çünkü bu nimetlere sahip olan eğer doğru kullanıyorsa onun imanı dağları devirir. Okyanuslardan gözü kapalı geçirir. Bilir çünkü dağın sahibi de O, dağın kenarındaki çakıl taşının da. Çakıl taşını kaldırmaya kuvvet veren de O, dağları yerinden oynatan da. Bir faniye aşık olmuşta Ferhat, aşkı için dağı delmiş. Baki ve en güzel olan için bütün dağları delmek gerekirken O Merhamet Sultanı insaf etmişte sadece; “bana gelen dağ yolunun külfetine sabret bu kafi” demiş. İnsan bundan gafil mi kalıyor? O en güzel olan varken, hep fanilerin kapısını mı çalıyor?
O Merhamet Sultanı, yedi kat göğün hakanı izzetle devam etti o ulu sözüne
-(o (aşkında)sadık olmayan kul) dağ yoluna girmedi.(Beled-11)
-Dağ yolundan kasıt nedir? Neden dağ yolu buyruldu?
Dağ yolu çetindir, dağ yolu zorlu, O en güzele hiç cefa çekmeden ermek olur mu?
Bu hitap aslında içleri yakarcasına bir hitaptır.
Ben size bu nimetleri verdim demenin manası:
Ben sizi böyle sevmişken, hiçbir şey hak edecek bir iş yapmadan size bunları ihsan etmişken, size o en güzel, en özel peygamberi, habibimi seçmişken, nice nice hatlarınızdan bile geçmişken size:
benim için şu dağ yoluna girip yol alın dedim. Benim katımdan gelen aşk deryasına dalın dedim. Siz en büyük düşmanınız şeytan için ne dağlar aşmışken benim için dağın yoluna bile giremediniz. Sonra bide benim dostum olduğunuzu söylediniz.
-Çok derin Suabhanellah!!!!!
Evet. inci mercan ise peşinden gittiğin, ya da denizin en güzel yerleri ise görmek istediğin, o zaman derin sular var dalman gereken, yaman yollar var geçmen gereken.
İnsanoğlu acayip haller sergiler. Daha suya girmeden “Ben derin sulara dalacağım” der. İşi bilen usta kişi “dur evlat acele etme önce ayağını bir suya sok bakalım” der. Ayağını suya sokunca hemen çeker “yahu bu ne kadar soğuk su imiş. Biraz güneş vursunsa ısınsın” Ama bilmez bu aşk okyanusudur. Bunu normal güneş ısıtamaz. Bunu ancak aşk ateşi ısıtabilir. Aşk ile bu deryaya girenleri, o derya serinletemez bile.

Gönlüm Yârin cemalini beklerken
Buz gibi sularda kor gibi yandın
Sen aşk ile Ânın zikrindeyken
O güzel Mevla seni unutur mu sandın

Netice daha ayağını suya sokmaya kalbinin gücü yetmez iken derin sulara dalarım der. Sonra zoru görünce suya da düşman olur. Güneşe de. Ama hiç kendine dönmez, kendine söylemez:
Yahu derya aynı derya, güneş aynı güneş. O Allah erine bir şey olmadı bana neden oluyor. Suyun güneşin benimle ne garezi olabilir ki bana düşmanlık etsin. Burada hatalı olan benim. O Allah eri gibi sağlam niyetim olmadı. Onun kalbine dolan benim kalbime dolmadı. O zaman önce ona benzeyeyim. O’nun yolundan gideyim. Sonra vakti gelince onunla dalarım bende.
Evet dost netice O Ulu Yezdan’ın nidası içler acısıdır. “Kulum benim için zorlu yola girmedi”
Eman Ya Rabbi Eman!!! Yakma bizi firakınla. Dağları aşalım yardımınla. Gelelim! dualarımıza icabınla. Eksiğiz ama şeytanı sevmedik, senin istmediğini bizde istemedik. Belki çok taatimiz yok amma, senden başkasına secde etmedik. Bir tek sana açtık ellerimizi, tek sana yalvarttık dillerimizi. Senin aşkınla yanan kalplerimizi sivana mekan eylemedik. Dağ yolu, deniz yolu zorlara geldikte, şeytan yolumuza çıktı hep. Bizi sana düşman etmek istedi. O konuştu durdu biz onu hiç işitmedik. Dilimiz kalbimiz bir seni söyledi “Seni isteriz” dedik başka bir şey söylemedik.

İlahi!!! yardım yine sensiz mi kaldım
Ateşinle içten içe kül oldum yandım
Her lezzeti tattım da gönlüme baktım
Yine Allah yine Allah diyor

Sıkıntı ile şu dünya da yoğruldum da
Sana aidim dedim kapılardan kovuldum da
Dert ile daralınca gönlüme sordum da
Yine sana deli divane aşığım diyor.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Nurdan Mahrum Kalanlar”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/11***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Nurdan Mahrum Kalanlar”””

Hey şu koca dağları yaradan Mavlam! ne cevherlerle donatmış şu alemi. Göz var görür kıymet bilir, elinden kalbinden düşürmez. Göz var hasta önündeki güneşi görmez. Göz var o çok aradığı, peşinden koşup bir kez görebilsem dediği cevheri görünce kıymeti gönlünde düşer. Güneşe ampul ile aynı değeri biçer. Kuranı Kerim gibi bir okyanus elimizde iken, kimi eline alır bir damla su çıkartamaz. Kimi alır içer de tadına varamaz. Kimi gerçek tadını alır içer içer de doyamaz.
-Neden oluyor bu?
Eline alan, kitabın kimin olduğunu, kimin kime yazdığını unutursa, eline Yedi kat göğün hakiminin kitabını değişik bir bilim kitabı gibi alırsa o zaman tabi ki onda ki nurdan mahrum kalır. Kime inmiş bu ayetler nasıl inmiş. Bunları gözden kaçırırsan Okyanusun ortasında su arayan insana dönersin ki bu insana ahmak denir. Onun için nice insanı görürsün Kuranı kerim var iken ve onun açıklayıcısı ve daha detayını anlatan hadisi şerirler var iken keza bunları daha iyi anlamak adına yazılmış ehli sünnet çizgisinde evliya ve alimlerimizin kitapları var iken gidip başka kitapları okur ve onlardan daha çok etkilenir. İşte zamanımızın insanının hali böyle malesef. Bu Allahın kitabıdır. Yanlış şekilde eline alırsan nurundan mahrum kalırsın.
Birde Rasulü ekrem s.a.v.”in nuru var. O s.a.v.’i bilmeyenler normal bir insan olarak yaklaştılar. “Üstün meziyetleri olan bir şahıs. Öğrettiği güzel şeyleri alalım lazım olur” dediler. Ama asıl itibarı ile kim olduğunu anlamaya çalışmak yoluna düşmediler. Onun için önlerine çıkan sorunlar karşısında Efendimiz s.a.v.’in sözlerini inkar ettiler. Halini kabul etmediler ve netice olarak Efendimiz s.a.v.’in nurundan mahrum kaldılar.
-Nasıl olmalı Rasülü ekrem s.a.v.’e bakışımız.
Bir zat ki kalbi göklere bağlı. İstemediği bir şey olunca göğe başını kaldırıp bakıyor Yedi kat göğün hakanı anında cebrail a.s.’ı gönderiyor:
BAŞINI GÖĞE KALDIRIŞINI GÖRÜYORUZ. KESİNLİKLE (RAZI OLDUĞUN İSTEDİĞİN) ŞEYİ YAPACAĞIZ. diyor. Sen bütün alemlere rahmetsin. Bunda itiraz kabul etmem. diyor. Sonra ümmeti için yüz hatları değişecek şekilde ağladığını görünce “Kesinlikle Rabbin sana razı olacağın şeyi sonra verecek” diye müjdeliyor. O BOŞ KONUŞMAZ. O’NUN KONUŞTUĞU VAHİ’DİR diye buyuruyor. Yani ayettir yada kalbine ilham ettiğimiz Hadisi Kutsi ve Hadisi şerfilerdir. Allahu tealanın böyle donattığı bir kulun her adımını itina ile takip etmek gerekir. Tıpki sahabeyi kiram hazaratı gibi. İşte o yüksek edebi göstermeleri vesilesi ile hepsi mağfirete erdi. O kutlu zatın vechi saadetini görüp sohbetine ermek ile hepsi cennetle müjdelendi.
Sonra o da buradan dar-ı bekaya göç etti. Fakat yerine halifeler bıraktı. “Benden sonra raşid halifelere tabi olun” dedi. Sahip olduğu ilahi nur kalpten kalbe aktarıldı. Ve Allahu tealaya binlerce hamdolsun ki hiçbir zamanı, Rasülü ekreme inen o ilahi nuru taşıyan kutlu zatlardan mahrum bırakmadı.
-O mübarek zatları nasıl buluruz.
Yanarda bir gün kalbin, içten bir avazla Hakka yalvarırsın. “Ya Rab beni bu aşağılık halden biri kurtarsın! Senin yolunu bilmez oldum. Hakkıyla sana secde etmez oldum. Halbuki niyetim sendin nasıl oldu kendimi birden bataklarda buldum. Beni sana getirecek o vesileyi ver bana. Onun elinden tutup koşa koşa geleyim sana” diye aşku şevk ile niyazda bulunursan bir şimşek gibi önünde o kutlu zatın parladığını görürsün. Ondan sonra yapacağın tek şey sabırla onu takip etmek gücün yettiğince onun gösterdiği yoldan gitmek olacak. Yoksa bulduğun gibi kaybeder yine karanlıklarda nursuz yoluna devam edersin. Önüne gelen fırsatı kaçırır ve o ilahi nurdan mahrum kalırsın. Nura ermek bir lutuftur fakat bundan daha önemli olan kıymetini bilmektir.
-Peki insanı bu kadar yanarak arayıpta bulduğu halde kıymet bilmez eyleyen nedir?
Sonraya bırakmak. Böyle bir zatı adım adım takip etmek gerek demiştik. Bu neden gerekli, çünkü adım adım takip etmez ise arada mesafe bırakırsın. O aradan şeytan geçer, nefis geçer. Sonra bakarsın; bazen o kutlu zatı, bazen şeytanı, bazende nefsini takip ediyorsun. Şeytan ve nefis araya girince işler berbat olur. Onun için öyle bir zatın emir ve nasihatlerini sonraya bırakma. Bundan dolayı O kutlu peygamber s.a.v. buyurdu: “SONRAYA BIRAKANLAR HELAK OLMUŞTUR”
İnsanoğlu çiğ süt emmişdir derler. Nankörlüğe yatkın hali vardır. Allahu teala bir lutuf kapısı olarak Has kulunu gönderir ve o biçare kulu düşmüş olduğu karanlık kuyudan çıkarır. Kuyudan çıkan kişi, bu hayatını kurtarana ölene dek hizmet etmesi gerekirken, biraz zorlandı mı “kurtarmasaydın” der. İşte o vakit şaytanın arkadaşı olur. Gelelim sorunun diğer cevabına; insanı kıymet bilmez hale getiren o kutlu insanın normal bir insan gibi gözükmesidir. Normal insan gibi ihtyaçları olmasıdır. Adım adım takip etmeyince araya şeytan girer “o da senin gibi bak der. Yiyor, içiyor, uyuyor.” Uzakta iken çok kıymetli olan yakınında bütün kıymetini kaybeder. Fakat kaybeden o kutlu zat değil onu anlama yolundan uzaklaşandır. Efendimiz s.a.v. buyurdular: Sevildiğin yere çok gitme! sevgine ziyan gelmesin. Bu emir aşk değerinde olmayan sevgiler içindir. Ama Hazreti Ebu bekir gibi seviyorsan o zaman her an o kutlu zatın yanında olmak seni ümmetin en üstün mertebesine getirecek bir ibadet olur. Çünkü gördüğü o kutlu zatın mübarek bedeninden çok hakikatine kalbine yönelmiştir. Ona yaklaştıkça onu daha iyi tanır. Tanıdıkça ona olan saygısı çoğalır. Ulu bir edeple böyle ilahi bir şelaleye eren insan içer içer doyamaz. İçtikçe kendinden geçer ve her an daha çok içmek ister. Ama surette kalan bu ilahi sırra mazhar olamaz. Hazreti Mevlananın bu konuyu anlatan misali çok güzeldir.
Papağanı eğitmek için sahibi onu ayna karşısına koyarda aynanın arkasından kendi konuşur. Papağan aynadakinin kendi gibi bir papağan olduğunu sanır ve o da onun gibi konuşmaya çalışır, aynanın arkasında konuşandan haberi olmaz. Sende Allah erini görünce oda benim gibi biri dersen papağan gibi, kalbine inen o ilahi nurun nereden geldiğine vakıf olmazsın. Ağzın papağan gibi söyler o manevi kelamları fakat kalbin anlayamaz. Sen papağan olma! Bu iş papağana yakışırda sende çok çirkin. Onun için adım adım takip et o kutlu zatın nurundan mahrum kalma. Sonra Hakk’a karşı iki türlü yanlış yapmış olursun. Çünkü sen yanarak istedin oda sana gösterdi. Sana en sevdiği kulunu gönderdi. Kıymetini bilmez isen Hakkın bu hitabının muhatabı olursun:
“Sen, sen değilmiydin kulum bana gelmek isteyen. Sen değilmiydin aşk ile yanarak beni dileyen. Yolu gösterdim sana da yolu mu beğenmedin? Rehberi gönderdim onu mu istemedin? Aşk ile ağlayıp benden yardım isteyen sendin. Hani derdin bendim? Neye bu istemezlik söyle! Benim erimi mi beğenmedin şeytan gibi, Yolumu mu beğenmedin nefis gibi, yoksa beni mi!!!!!!!”
Ya Rab yoluna kurbandır kulun, Erine hayrandır kulun. Her an seninle olmak işin çalışandır kulun. Senin çokça zikrine alışandır kulun. Sana ettiği hatalara ağlaşandır kulun. Lutfettin bize yolunu, rahmet ettin tutturdun erinin elini, şimdi her şeyde aşk ile senin seyrini ihsan et bize, sen bizi me’yus etme. Maksada ermekten mahrum etme. Derdi sen olanları sensizliğe mahkum etme amin amin amin…..
Fatiha…
Sakaryevi

“””Gönlün değeri”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/10***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Gönlün değeri”””

Ehlinin eline düşmeyen cevhere acırım. Öyle olur ki cevher olduğunu unutur. Kendini çakıl zannetmeye başlar. Değerini bilmez olur. unutur unuttururlar. Bir heybetli güzel atı eşşeklerin arasına koymak olur mu? At gibi asil bir hayvana eşşeklik yaptırmak. Aslanı sırtlanlarla aynı kefeye koymak. Aslandan sırtlanlık işi beklemek.
İşte Allahu Teala değer sahiplerini kıymet bilmeyenlerin eline düşürmesin. Efendimiz s.a.v.’in buyurduğu gibi:
Üç kişiye acı:İtibarı varken itibarını kaybedene, zengin iken fakir düşene ve cahiller arasında kalmış alim kişiye.
-Neden acımak gerek?
Düşünsene elinde altın bir kadeh olan insan fakirlikten ağlıyor. Elindeki kadehi satsa kendi değil bütün sülalesi ömür boyu doyacak ama o elindekinin altın olduğunu bilmez ağlar. Yahu şu karşıki komşu gibi bir sıcak ekmeğim olsa der.
İnsanoğlu da bu hale gelmiş malesef. Elinde altın kadehler varken kırılmış bardaklara hayran oluyorlar.
Neyse biz anlatalım isteyen gelsin gönlün ummanına bizimle dalsın, kendini aşk nehrine salsın.
İki aşık anlaşmışlar; bir gün bir yerde buluşmaya karar vermişler. Sabırsızlıkla o anın gelmesini beklerler imiş.
Birisi uzak yoldan gelir diğeri de onun gelmesini beklermiş. Vuslat anı gelince bekleyen “hadi beni deniz kenarına götür biraz içim açılsın” demiş. Uzaktan gelen şaşırmış ama bir şey diyememiş. Beraber deniz kenarına gidip oturmuşlar. Uzaktan gelen bakmış ki deniz kenarına oturunca diğeri iç çekerek “ohh ne güzel, içim açıldı. Bütün sıkıntılarım gitti. İşte benim buna ihtiyacım var” diyormuş. Sormuş ona “güzel olan nedir?” Deniz kenarına gitmek isteyen “deniz güzel, kuşlar güzel bunlar beni mest ediyor. Bütün sıkıntımı unutturuyor” demiş. Uzaktan gelen “ben üç günlük yoldan geliyorum. Başımda bir sürü sıkıntı. Sırtımda dağların yükü. Fakat o uzun yolu seni görebilecek olmanın sevinci kısaltıyor. Bu hayal bütün zorlukları kolaylaştırıyor. Senin yanına gelip, gülen gözlerine bakınca ne deniz gelir gözüme ne dünya. Ben gönlümü sana vermişim, senin gülen gözünü gördüm ya neyleyim denizi, kuşu. Beni doyuran ve bütün sıkıntılarımı unutturan senin beni seven gönlün, aşk ile bakan gözündür. Sen bende buna eremiyorsan senin daha çok yolun var. Hem denizi hem kuşu hemde maşuku alamaz gönül.
-Yani insan yarinden başka bir şeyi sevemez mi?
Yar dediğin gönlü tamamen doldurandır. Ondan başka ne varsa sevilecek, Yar ile olan alakasındandır. Onun için gerçek seven hakiki dervişlerdir. Gerçek seven Hakk’a ermişlerdir.
-Nasıl sever onlar?
Hakk’ın istediği gibi. O’nun öğrettiği gibi. Önce O’nun değer verdiklerini sever. Sonra Hakk’ı. Ne buyuruyor Allahu Teala:
Dünyanın katımda sinek kanadı kadar değeri olsaydı kâfirler bir yudum su ondan içemeyeceklerdi. Deniz dediğin kuş dediğin dünyanın içindeki cüz’i varlıklar. Allahu tealanın sinek kanadı kadar değer vermediğini sen en değerli görüp
en çok değer verdiğinin üzerine koyarsan bu Hakk’a hıyanet değer sahibi cevhere ihanet olur. Dünyanın katımda sinek kanadı kadar değeri yok diye buyuran hazreti Yezdan:
Kalbini temizle de oraya nazil olayım diye buyuruyor.

Gönül Çalabın(Allahın) tahtı
Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıktı ise

İşte bir insan denizi kuşu, toprağı suyu, parayı pulu insandan daha değerli görüdüğü vakit o zaman çakılı kumu altından daha değerli sayanlara benzer. Allahın en değerli dediği gönlün sahibi insanı değersiz şeylerin altında gören Hakk’a ihanet etmiş insana hıyanet etmiş olur. O kişi de Hakk’a yakın olamaz. Dervişlerin sevdasından nasip almak gerek.
Düşüncelerine gönül vermek gerek.
-Nasıl düşünür derviş?
Derviş önce Hakk’ı seveni bulur. Sonra onu dinler Hakk’a yol bulur. Öğrenir şeyhinden ne güzel var ise alemde Hakk’tan bir nasibi olmuşta güzel olmuş. O’nu bilmeyen, tecellisi deymeyen güzel güzel olamaz. Sadece göz boyaması olur. Şeytanın ihlası olmayan insanlarda yaptığı göz boyama sihridir o. Biz Hakk’a aidiz der derviş. Her güzel onun işidir. O’na kalbi ile yönelen en mesut kişidir. Bildim, gördüğüm güzeller Hakk’ın aynası imiş. Her gönül Hakk’a penah olmaya müsait imiş. Seveceksem bir gönülü seveyim. O gönül benden daha çok Hakk’a yönelmiş olsun. Bende onunla daha çok yöneleyim. İlerleyimde her gönülde O’nu göreyim. Yarin en değer verdiği gönül ise gönül bulmuş iken başka şeyi neyleyim. Gönülde kaynayan ateş göze düşsün daha da ilerleyip söze düşsün. Ben hepsinden Hakk’ı seyredip Hakk’ı dinleyeyim. Sonra gönlüm aşsın denizleri dağları, dağılsın şeytanın bütün ağları, bütün alem küçülsünde gözümde bir tek Yâr kalsın, bir tek o. Her şey düşsün O’nun ummanına yok olsun. Gönülde aradan çıksın bir tek görünen Yar olsun. Sonra ne güzelse yar ile güzel, O’nsuzluk diye bir şey olamaz. Ne var ise onunla var. Bundan sonrası gönülden gönüle yetsin bu kadar.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Gül ve Diken”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/9***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Gül ve Diken”””

Güle sormuşlar “neden dikenlisin? her önüne gelen beni tutmasın diye” demiş.
Kim tutsun peki seni?
Çiçeğime gönül vermiş, beni gerçekten sevmiş kişi tutsun. Öyle ki çiçeğimin güzelliği onu sarhoş etsin. Beni tutarken ne dikenim gözüne deysin nede batan dikenimin acısının hissi. Yusufun gül yüzünü gören dilberler gibi, ellerini kessinler de hiç hissetmesinler.
Nasıl olmuştu bu olay nasıl cereyan etmişti.
“Şeytanın hilesi zayıf, kadınların hilesi çok kuvvetlidir” diye buyurdu Hazreti Yezdan.
İşte o kuvvetli hile yapanların bir oyunuydu buda. Hazreti Yusuf’a saldıran Züleyha’ya Mısır eşrafının kadınları bir oyun düşündü. Bu güzelliği dillere destan olan Yusuf’u bizde bir görelim ama nasıl. Dediler ki bu ört pas edilmek istenen mevzuyu dillendirelim. Züleyha’yı rencide edecek sözler söyleyelim de onun kulağına gitsin. O da kendini savunmak için bizi evine davet etsin. Böyle düşünüp bir yaygara çıkardılar. “Koskoca Mısır valisinin hanımının, kalp zarından içeri kendi kölesinin aşkı girmiş. Kesinlikle biz onu sapkınlardan görüyoruz”dediler. Onların bu hilelerini duyan Züleyha onları evine davet etti. Onları divan üzerine oturtup ellerine bıçak verdi ve “Gel Yusuf, huzurlarına çık” dedi. Allahın ezel ve ebed sayfasında yarattığı güzellik sıfatının yarısına sahip olan Hazreti Yusuf huzura çıkınca, onun güzelliğini gören Mısır eşrafı kadınlar kendilerinden geçti. Ellerini kestiler hiç hissetmediler. “Bu ne büyük güzellik! bu ne büyük güzellik! bu insan değil bu ancak harika bir melektir” dediler. Züleyha; işte bu güzelliğe karşı koyamadığım için beni tenkit ettiniz. İşte karşınızda. Ben onu istedim ama o benden kaçtı. Ama şimdi emrettiğimi yapmaz ise kesinlikle onu hapsedip rezil edeceğim dedi.
Züleyha!!!!!!
Yusuf’a saldırarak onun olamazsın
Sen onun gönlünü almaya bak
Dünya aşkıyla Hakk’ı bulamazsın
Sen Allaha kul olmaya bak

O mecliste bulunan Mısırın en güzel kadınlarının hepsi Hazreti Yusuf’a kendilerini sundular. “Bu güzellik bize bir kez dokunsun, varsın bir daha görmeyelim. Onun can suyundan bize bir nasip olsun. Vucudumuz ona bir parça olsun yada onun bir parçasına konak” dediler. Ama unuttukları birşey vardı. Yusuf’un gönül tahtını çok önceden doldurmuş biri vardı. O en güzelin sevdasına düşmüştü bir kere. Onun gönül tahtında her güzele sahip olduğu güzelliği katan, her güzelin önünde saygıyla eğildiyi Yar’dı. Onun için şöyle dedi Yusuf’un kalbi ” gencim güzelim. Gücümün doruğundayım. Bu meclisteki herkese yetecek gücüm var. Ama benim kalbimde olan yar. Benim yüzüm hep ona dönük. Ondan başka güzellerin güzelliği fani, düşük ve çok sönük. Siz bana meftunsunuz amma benim gözüm Yardan başkasını görmez. Onu bilen başkasına gönül vermez. Ne yapayım bu bugün var yarın yok olan güzelliğinizi. Benim yarim herşeyden üstün, en güzeli. O’nun güzelliği ebedi hem ezeli. Yok yok benim sizden alabileceğim bir şey yok. Bu yanlış niyetle gelişinizden dolayı size verebileceğim bir şey de yok.”
Hey gidi….. aşık isen Hakk’a, huri gibi kadınların arasında, kendini Yunus a.s. gibi balığın karnında sanırsın. Kapalı kapılar ardında bunca terazisi şaşmış kadının arasından hiçbirine zarar vermeden nasıl kurtulur insan. Yunus a.s. gibi Hazreti Yusuf’ta üç karanlığın içine düştü. Yunus a.s. balığın karnı, okyanusun dibi ve gecenin karanlığında kalınca Tek sesini duyacak zata yönelip tevbe etmişti. Yusuf a.s. da kapalı kapıların ardında, köle olmasının çaresizliği yanında birde harama meylin kapısı açılır mı korkusunda iken, O her ona dönenin elinden tutan, kulunu geceleyin okyanusun dibindeki balığın karnından duyan, kulları onun kapısını yalvararak çalmayı unutmasınlar diye onları türlü türlü imtihanlara sokan merhamet sultanına döndü ve:
“Ey Rabbim bu kadınların beni çağırdıkları günaha girmektense hapse girmeyi tercih ederim. Bu bana daha sevimlidir. Eğer bunların oyunlarını benden def etmezsen, bedenim kalbimi dinlemez olur diye korkarım. O vakit senin yüzüne nasıl bakarım” dedi.
Bu sözde bize büyük ders var. Kalbin ne kadar temiz olursa olsun, kadınların arasında fazla durma. Hele gönlünü Hakk’a vermişsen ve Hakk’ta sana nazar etmişse. Çünkü o vakit herkesten güzel olur yüzün, herkese nur saçar özün. Fakat o kadınlar, şehvetlerine dalıp bu güzellik nerden diye sormadıkları gibi, sendeki güzelliğinde nerden kimden olduğunu merak etmezler.
Gereken bu değil mi? Ey güzel sen kimsin, nesin, kimin eserisin? Hangi güzel sana baktı da böyle güzel oldun? Hangi ilahi tecelli seni sardı? Herkes Yusuf’un yüzüne takılıp kaldı. Aslında onun yüzünde gözüken yar’dı.
Bil kulum bil. Yusuf’u güzel yapan benim. Her güzele güzelliğini katan benim. Seni öyle güzel yaparım ama sen en güzeli merak etmez misin? Onu düşünüpte kendinden geçmez misin? Ona giden yolları kat etmez misin? Yusuf’a ellerini feda etti kadınlar sen Yar!a Canlar feda etmez misin?
Evet Yusuf’un yüzünde yarin çok sözü var amma onları da başka sefer deriz inş.
Ve Yar Yusuf a.s. duası na icabet etti. Tek bir kadın ona dokunmadan onu o kadınların oyunundan kurtardı. Senin kalbin Hakk’a bağlı olsun. O seni yarı yolda bırakır mı hiç. İster okyanusun dibine ol, ister büyük hileli oyunlar kuran kadınların içinde. Samimiyetle O’na yöneldin mi o güzel Mevla hep seninle. İşte gül böyle dedi. Bana böyle bakan beni tutsun. Aşk ile yola düşen beni bulsun. Ondan sonra ben onunum ister bahçesine koysun ister kurutsun. Biz aşk ile gelene reyhanda veririz canda.

Fatiha….

Sakaryevi

“””Kalp değirmeni”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/8***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Kalp değirmeni”””

Her şeyin aslını bilmek gerekir. Kök ve kaynak nereden geliyor. Bunu anlama yoluna girdimi insan ilerliyor demektir. Üzümü ye bağını sorma atasözü bazı özel yerlerde geçerlidir. Ama manevi değer taşıyan şeyler buna tabi değildir. İnsanın elindeki her güzel, eğer Alemlerin Rabbine nisbeti yoksa geçicidir. Takılıp kalmaya, uğrunda acı çekmeye değmez. Bir güzelliğin nisbeti göklere ise o aynı zamanda ebede bakar. Kolay kolay tükenmez. Dünya da elde edilen geçici güzellikler gibi değildir. Mesela makyaj ile elde edilen güzelik yağmur yağana kadar, para ile elde edilen fakirlik çatana kadar, bir takım güçler elde edipte krallığını ilan etmek toprağa girene kadar olur. İnsan ödünç aldığı bir şeyle kendi malı gibi sevinmediği halde şu dünya hayatında ki geçici heveslerin durmadan peşinden koşar. Yorulunca bir yudum su isterde onu da bulamaz.
-Gerçek olanlar nasıl?
Mesela güzellik Alemlerin Rabbi tarafından göklerden gelip insana kondurulur. Bu ne yağmurla bozulur ne tozla. Her anı ayrı bir güzel olur. Çünkü güzelliğin asıl sahibinin bağışıdır. O’nun güzelliği tükenmeyeceği gibi O’na nisbeti olanlarında güzelliği bitmez. Ona bir şeyler katmaya gerek yok. O’nun güzelliği kendindendir. Göklerden gelir. Kalbini göklere yöneltmiş olmasından. Yer ehli ona hayran olur ama hiç sormaz “bu nasıl böyle olmuş, nasıl bu kadar güzel olmuş” diye. Çünkü nefis insana öyle oyunlar oynar ki, Hazreti Yusuf’u bile görse keyfine uymadığı için beğenmez. Fakat keyfine uyduğu için bir eşşeği Hazreti yusuf kadar güzel görebilir.
Hissettiğin manevi duygunun aslına inemiyor kaynağı bulamıyorsan yada kaynağı yoksa onun pek bir değeri olmaz. Neticede bir gün tükenecektir. Aslında insan her manevi duygu pınarına kaynak olacak bir şeye sahiptir. Fakat bunu bilmez. Mesela bir insana karşı derin bir duygu hisseder. Bunun adına sevda der. Kalp bu sevdanın suyu ile ıslanmak ister hep. Karşısındaki insanın güzel halleri, güzel sözleri ile sadece ıslatıp geçiyor da o hisle kalbinde bir kaynak açılmıyorsa, o zaman boştur ve tükenmeye mahkumdur. Çünkü kalp değirmenini çekme su ile döndürmeye çalışır. Dünyadaki değirmen bile çekme su ile dönmez iken kalp gibi en kutlu değirmene hiç döner mi?
İşte kalbinde hissettiği bütün ulvi duygulara bir kaynak bulmalı insan. Bundan dolayı şeyh terbiyesi çok mühimdir.
-Neden. şeyhin burada ki vazifesi nedir?
Şeyh olan zat güzel yüzü, tatlı sözü ve harika halleri ile insanın kalbini cezp eder. Bu, kalbi manevi sular ile ıslatmaya benzer. Sonra Şeyh olan zat bilir ki bunlar geçicidir. Kalpte kaynaklar açılması lazım. Nazar eder müridine, kutlu sohbetleri ile yoğrur kalbini. Sonra bir kartalın yumurtasına bakıp nazarı ile çatlattığı gibi Şeyh olan zat müridinin kalbinde hikmet pınarları açmasına yardımcı olur. Sonra mürid anlar daha önce aldığım tatlar boş imiş. Gönül pınarının suyu ne hoş imiş. İçer içer de doyamaz, bunun yerine hiçbir şeyi koyamaz. Gönül kaynadıkça pınarda fışkırır. Hem kendi içer, hem herkese içirir. Ama burda bir tehlikeli uçurum var.
-Nedir o?
İnsan her zaman nefs ve şeytanın oyunlarına karşı uyanık olması gerekir. Hele hele mana yolunda ilerliyorsa. Bu insanın önünde iki yol çıkacak. Ya bu pınarın suyunu içip içirecek ve bunun onun kalbinden çıktığını gördüğü için kalbi ile böbürlenecek yada dahada ilerleyip kaynağın nereden geldiğini bulacak.
Ne yazık ki bu zamanda çoğu insan birinci guruptan oluyor. “Ben yaptım” diyor. “Ben yazdım. Bunlar benim eserim. Ben çok kutlu bir insan olduğum için bunlar bana verildi.” Daha mürid olamadan şeyhliğe soyunur, talebe olamadan hocalık taslar, çırak olamadan kendini usta zanneder. Ve neticede o tırmandığı dağın yarısına gelmeden aşağı düşer. Kaynağı kurur. Kendi de susuz kalır, ona inananlarda.
Ama Allahu telanın tevfik verdiği kul kaynağın aslına iner. Bakar ki kalbinden yukarı çıkan su aslında şeyhinin denizinden uzanan bir damar imiş. Şeyhinin denizine gelen su ise Rasülü Ekremin okyanusundan akar imiş. O okyanusa suyu ise Hazreti Yezdan katar imiş. O vakit derki:

Ne güzel ise bende hepsi senden
Ne çirkin ettim ise hepsi benden
Senin için geçtim candan serden
Beni sensiz yanlız koyma Allahım

Ey kendini bir şey sanan!!! Hakk’ın yardımı olmasa ne olur halin. Var mı dağları yerinden sökmeye kuvvetin yada yerleri delmeye kudretin. Nedir bu kendini bir şey sanmalar, şeytani hırslara dalmalar, nefsin oyunlarına aldanmalar. Sözünde Rasülün nuru mu var, gözünde kalpleri açacak bir ışık mı? Bu ışığın kaynağını bilmeyip bendendir demek yakışır mı? O zaman ne farkın kalır şeytandan, ben ben diyen nefis ve hevadan. Sen derinlere dal da gör hakikati. Gör! erdiğin erebildiğin her şey Yar’in ikramı, O’nun merhameti. Görde anla. Anla da kalbin nur ile dolsun zamanla. Dolsunda O’na daha güzel bak! O vakit söyle de o güzel sözünle her Hakk’tan nasibi olan gönlü ateşinle yak! Yan de! yanın! yanmadan olmaz. Bu kaynaktan kanmadan olmaz. Bu söz bizim değil söyleten var. Ben bir gölgeyim, ben bir perdeyim perdenin arkasında asıl konuşan Yar. O’nu dinle! bütün kalbinle. Dinle de gönlünden pınarlar fışkırsın. Sende hem iç hem içir saki ol. Hakk’ın yoluna gir orda baki ol. Hakk söylesin, sen hem söyle hem dinle. O ilahi rahmetin şelalesi altında serinle. Sonra lutuf erişir de bir gün belki deniz olursun. Kendini bir anda sonsuz ilahi aşk okyanusunda bulursun.

Sulayıp saki olalım
Aşk ile sai olalım
Dünya bir yere kadar
Hakk ile baki olalım

Fatiha…
Sakaryevi

“””Mahir Tabip”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/7***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Mahir Tabip”””

Hastalık var görünür hastalık var görünmez. Görünmez hastalık görünenden tehlikelidir. Hastalık var bedeni bozar hastalık var kalbe zarar. Kalbin kaybı bedenden daha önemlidir. İnsanoğlu düşmüş bedenin derdine kalbi öldü ölecek hiç derdi değil. Sonra dönüpte haya ehline olur olmaz bir sürü lakırdılar eder. Hem hasta hem zayıf çalışmayan aklı ve kalbinde kuvvet yok ki onu yanlıştan çeksin. Battıkça batar birde etrafına zehir saçar. Sonra kendine bakıp böbürlenir havalı havalı yolda yürür. Bir vakit sonra düşeceği çukuru unutur. Kendini boş sevdalarla avutur. Evet anlayacağımız o ki hepimizde biraz hastalık mevcut. Kimisinde fazla kimisinde eksik. Durum böyle ise ve de bunun tedavi olmadan düzelme imkanı yok ise yapılacak tek doğru mahir bir tabibe gitmektir.
Allahu Tealanın lutfuna mazhar olan kul, gün olurda o lutufla kalbinin hasta olduğunu anlar. Kalp diğer azalar gibi değil ki her önüne gelene teslim edilsin. Bu en ince en hassas hazinemiz. Onun için Tabibi de Hakk’tan istemek gerekir.
-Hakk’ın bu konuda ki muradı nedir?
Kalp ne kadar hasta olsa da Hakk’a olan penceresi kapanmaz. Onun için Hakk bize “kalbine temas eden tabibi bul ondadır senin reçeten” diye buyurur. Yok ben senden isterim sen bana göster beni o mahir tabibe gönder dersen o zaman tabibi görünce şikayet etmek yok. Verdiği ileçlar zehir gibi acı da olsa bal şerbeti gibi içersen o zaman bütün hastalıkları kökünden sökersin.
İşte her insan böyle bir manevi tabibin elinden tedavi yoluna girerse işte o vakit kalpler tertemiz olur. Kalp temiz olunca da Allahın nuruna mesken olur. Fakat bu gün her kalp aşırı derecede rahatsız ve hasta olması ile birlikte ne hasta olduğunu bilir nede kabul eder. Kapkara olmuş kalbi farkında değil birde herkese çalım satar “benim kalbim temiz” der. Nasıl temiz ki Allahın nuru oraya inmiyor. Konuşunca devamlı pis koku geliyor. Mevlana Celaleddin Rumi hazretlerinin buyurduğu gibi “İnsanın içindeki kötü ahlaklar konuşunca sözlerinde soğan gibi kokar” Senin iç hastalıklarından dolayı her yerini pis kokular sarmış. Ne yüzüne bakılıyor ne yanından geçiliyor. Birde bunların üzerine hava ata ata “benim kalbim temiz” diyorsun. Heyhat.
-Tabibi bulan ne yapsın?
Tabibe eren onu dikkatle dinleyip verdiği tedaviyi uygulasın. Hem kendinde hem aynı hastalığa yakalanmış dostlarında. Nice insan var O Allah Dostu mahir tabibe erer fakat erdim diye hava atar durur. Ne tedavi olmaya girer nede verdiği tedaviyi uygular. Tabibin dediğini dinlemeden iyi olur mu insan. Kimi dinledim tedaviyi öğrendim der fakat kendinde uygulamaz sadece anlatır. Bunun tedavisi budur der. Anlatmakla da insan tedavi olmaz ki. Bunların tabipten nasibi sadece seyirdir. O kalbi nur dolu zatı seyirde güzeldir amma gerçek seyir tedavi olduktan sonra olur. Onun için kul gerçek seyrin yoluna düşmeli. Ve bunun için tabibin tedavisini uygulamaya geçmeli. Diğer hastalara bu konuda yardım etmeli. Onları da düşmüş oldukları günahlardan kurtarmaya çalışmalı.
-İnsanlara söyleyince “senin daha dününü biliyoruz. Sende daha dün aynı günahları yapıyordun” diyorlar.
Evet doğru bende dün günahkardım. Bende dün hastaydım. Allahın lutfu bana erdi de bana tabip gönderdi. O mahir tabip benim bütün hastalıklarımı kökünden söküverdi. Dün hasta idim ama bu gün iyiyim.Dün aynı günahları işliyordun diyorsunuz ya ben zaten bunun için sizinleyim. Sizin hastalığınızı çok iyi biliyorum çünkü bende bu hastalığı bizzat yaşadım. Sonra tabibi dinledim kendimi o hastalıktan kurtardım. Yani şüphe edecek bir şey yok, sıkılacak bir şey yok. İşte önünüzdeyim siz kendiniz söylediniz dün sende yapıyordun diye. Dün bende hastaydım bakın bu gün kurtuldum. Sizde kurtulabilirsiniz. Ben, bu tabibin işinde usta olduğunun en büyük deliliyim. Onun için bırakın bu hasta hali sıhhate gelin. Sizde bütün günahlarınızdan tevbe edin. İyi olun kalbinizi tedavi edin. Edilmesine izin verin. Bu tabibin derdi para değil dost kazanmak. Kalbi gerçekten temiz olan herkes ona yar olur. Sonra Hakkın otağında sana yer bulur.
-Bu tabiplerin aleyhine çok söylenti var.
Bırak konuşan konuşsun sen kalbine bak tedavi oluyor mu olmuyor mu? Düşünsene senin gözünde çok ağır bir rahatsızlığın var. Gözünü kaybetme tehlikesi ile karşı karşıyasın. Sonra bir tabibe gittin seni iyi etti. Sen bunu kendin yaşadın. Sonra biri gelip sana o tabip gözden anlamaz dese inanır mısın? İnsanoğlu şeytanın üfürmesi ile bilmediği kişiler hakkında konuşmayı çok tatlı görür. Dinimiz bir din kardeşinin arkasından onun yaptığı yanlış şeyleri anlatmaya gıybet ismini vermiş ve bunun haram olduğunu beyan etmiştir. Sen bilmediğin kişi hakkında bilmediğin şeyleri konuşuyorsun resmen iftira ediyorsun. Sonra kendini dört dörtlük müslüman görüp benim tedaviye ihtiyacım yok diyorsun. Bu iki günlük ömrü kalan kanser hastasının “ben hasta değilim turp gibiyim” demesine benzer.
-Tabibe hürmet gerekir mi?
Para karşılığında bedenini tedavi edene hürmet etmeyi borç bilirken en kutsalını sırf Allah için tedavi edene hürmet edilmez mi?
Böyle bir mahir tabibe erdiysen onun özel hastası olmaya bak. Onunla daha çok vakit geçirmeye bak. Onun şifa dağıtan sohbetlerinden daha çok nasip almaya bak. Ona ne kadar yakın olur ve onu ne kadar iyi anlarsan o kadar çabuk iyileşir hatta kendini dahada ilerletirsin. Bu tabip hem iyi eder. Hemde daha ilerilere götürür. Kalbi sağlam olan insan önce “o benim doktorum tabibim” der sonra ondaki harikalığı görür “habibim” der. Tabip habibe döndü mü o zaman tedavi çok mükemmel olur. Her istenilen aşk ile yapılır. Aşk ile yapılan her şey maksadına erdiği gibi buda maksadına en üst seviyeden ulaşır. Her faydalı karışımın en uygun ayara gelmesini sağlayan iksir aşktır. Senin tabibin habinin olduğu an sen hem iyi olursun. Hem de Hakk’ı bulursun. Hakk’ı bulan ise o ilahi nurun tecellisinin parlaklığını görünce ondan başka hiçbir şeyi parlak ve temiz göremez. Onun için hiçbir Allah ehli “kalbim temiz” demez. Onlar Hakk ile olan temizdir, aktır, beyazdır derler. Hakkın vahdet denizinin nurunda kendilerinden geçerler. O zaman temiz olan Hakk’tır. O temize, o nura götüren aşktır. Gerçek aşık ise kendinde olan her güzelliğin maşukun yansıması olduğunu bilir. Her güzelliği Hakk’tan bilir. Ve her gördüğü güzellikte böbürlenmeye değil Hakk’a şükür kapısına gelir.
Şükür tabibi habip yapana şükür. Her şeyde ayan olana şükür. Bir o kadar da geride durana şükür. Bedene kalbi kondurana şükür. Aşk okyanusuna daldırana şükür. Mehabbetle yol aldırana şükür. Göklerden nur indirene şükür. Nur isteyene tabip gönderene şükür. Günahımıza bakmadan bizi sevene şükür. Bize hep ihsanla gelene şükür.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Kök sağlam olsun”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/6***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Kök sağlam olsun”””

Dağlar neden sapasağlam durur çünkü kökleri çok sağlamdır. Kökü sağlam olana hangi kasırga dokunabilir ki. Yada yerinden oynatabilir. Anca kökü dağdan daha sağlam olan bir şey olması lazım. Ancak o dağı yerinden oynatabilir.
-Öyle bir şey var mı?
Var tabi ki. Dağ nedir ki. Hazreti Davud a.s.’ın kalbinde olan ilahi sevdanın kökü tabi ki dağlardan çok daha kuvvetli idi. Onun için o, kalbindeki aşkın yangını ile Zebur’u okumaya başladığı zaman dağlar yerinden oynardı. O ilahi sevda ile yanan kalpten çıkan harika sesi duyunca sarhoş oluverdi dağlar. Öyle dik sapasağlam durmaya mecalleri kalmadı. Sadece aşkın sesi dahi onların kendini kaybetmesine yetti. Düşün! burayı anla! Gerçek aşığın kalbindeki yangının sesini duymaya dağların gücü yetmiyor. O sesin çıktığı kalbin taşıdığı yükü düşün. O yükle sapasağlam duran Allah’ın peygamberini düşün. Ondaki manevi kuvveti düşün. Düşünde ibretle bir nasip çıkar kendine. Her esen rüzgara kapılanın kalbinde taşıdığı kutlu bir duygu olamayacağını anla!
Evet dağdan alınacak çok ders var. İbretle baktın mı herşeyde çok dersler bulursun. Yeter ki gören gözün olsun.
Kök sağlam olsun. Hangi kutsi duyguyu ekiyorsan kalbine kökü sağlam olsun. Fidenin kökü sağlam olmadı mı yeşermez. İstediğin kadar sula, istediğin kadar verimli hale getir toprağı. Netice yine çürüyecektir. Çürüyen fide yerinden sökülecektir. O vakit sökene “neden söktün” toprağa “neden bıraktın suyu neden az döktün” demeye hakkı olmaz. Sen göklere aid bir ilahi hissi kalbine yatırdığına inanıyorsan buradan kendini ölç. O kalbine kattığın bir gün gelipte solmaya yüz tuttu ise o vakit göklere yada gökten sana uzanan yağmura suç bulma! O Allah’ın eri yağmur gibi kilometrelerce öteden gelip seni buldu da seni ıslattı ise o vazifesini yapmıştır. Senin kökün sağlam değilse o vakit her canlıya can olup hayat getiren bahar yağmuru ne yapsın.
-Kimse böyle olmak istemez ki.
Evet bu meseleyi böyle anlatınca kimse istemez. Herkes istemiyorum der. Benimde kutlu hislerimin kökü sağlam olsun der. Ama kökünü çürütecek, seni Hakk’tan ırağa düşürecek o yanlış duygulara kalbini açan sensin. Gökten gelen emirleri itirazlarla karşılayan sensin. Köküne can getirecek bahar yağmurundan kaçan sensin. Köküne zehirleri döküp de sonra neden kök çürüdü diyende sensin. Aynı şekilde kimse cehenneme gitmek istemez. Herkes cenneti ister. Ama cehenneme götüren yollardan koşan sensin. Cennetin yolunu gösterenelerden kaçan da sensin. Onlara can kulağını kapatan da sensin. Yani ağzın istemem demesi yetmez. Halin istemem demesi lazım.
Demek ki devamı yok ise bir şeyin onun göklere ait olması düşünülemez. Göklere ait olmayan bir şey ise müminin kalbinde yer edemez.

Mümin sonu olan bir şeyi sevmez
Sonu olana kalbini bağlayanı da
Onun için dünyaya hiç değer vermez
Sevmez dünya için ağlayanı da

Bütün Allah erleri bu dünyayı neden sevmediler. Çünkü burası devamlı olan bir yer değil. Devamlı olan yere gitmeye bir vesile vasıta. Burada ebedi olan yok. Ebedi olana ait bir şey var ki oda kalptir. O zaman bırakalım bedenin derdini kalbin çaresine bakalım. Onu ebedi olanın aşkı ile yakalım. O zaman hayat manasına erer. O yüce sultanın katından üzerimize rahmet iner. Onun rahmeti sonsuz ve ebedi olduğu gibi onun katından gelen her şeyde sonsuz ve ebedidir. Ben ise ebede aşığım ebedi olana. Bu gün var yarın yok olan göklerden inmemiştir. Göklere ait olmayana mesken olan gönül aşağılık yerde kalır. Onun kökü çürümüş, sevdası da. Sonu olanın kökü sağlam değildir. Kökü sağlam olmayan hissin peşinden koşmakta akil işi değil.
O zaman kutlu hislerin kesilme gibi bir ihtimali yoktur. Kesiliyorsa bu senden. Var git niyetini yenile. Tekrardan sağlam niyet getir. Belki göklerin sahibi tekrar lutfeder de sana yeni bir kök verir. Bu sefer geçmişten aldığın ibretle sende ona nefsin ve şeytanın kalbine fısıldadığı vesvese zehirlerinden dökmezsin. O lutfu içinde çürütmezsin. Gökten inen bahar yağmurunu canına indirmeden dışarı atıp heba etmezsin. Seninde fiden filizlenir. Dalları ve yaparakları ile göklerin hakimine dua için el açar ve ebedi olanı ister. Boş heves ve hevesattan geçer. İlahi sevdanın kadehinden içer. O kadehten bir damla içsin yeter ki. Sonra bütün dünya üzerine gelsin, Sadece aşkın düştüğü kalbin sesi dağları yerinden oynatıyorsa aşkın mekan tutmuş olduğu kalp dünyayı kaynatır, değiştirir. Hakkın istediği nizama yetiştirir. Göklere uygun olacak şekilde geliştirir. Evet istenilen budur. Aşk ile yola çıkıp Hakk katından yardım alıp yeryüzünü gökyüzünün emrine uygun hale getirmek. O zaman kökler göklerle tam irtibata geçer. İlahi aşk kadehinden kana kana içer
Sakaryevi
Fatiha……

“””Şeytanın Gözlüğü”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/5***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Şeytanın Gözlüğü”””

İlahi iradenin nuru altında ıslanan insandan bahtiyarı olabilir mi? İman ile dolu kalbe hangi zehirli yılanın zehri zarar verebilir. Onun için Alimin kanındaki kuvvet akrebin zehrini bastırır demişler. Sen ilahi iradeye teslim ol bak gerçek huzur nedir göreceksin. Nefsinin gemi senin üzerinde olduğu müddetçe gerçek huzura ermen söz konusu olamaz. Hakk’a döndüğün oranla bir parça huzuru tadarsın belki ama hakikatine ermek nefis ve hevadan geçip Hakk’ın her emir ve iradesine boyun eğmek ile olur. Benim anlayışım benim mantığım dediğin hep Hakk’tan öteye gittiğin anlardır. Hakk’tan öteye gitmek huzuru kaybetmek demektir. Huzur dediğimiz de zenginlik demek değil. Her halde kalbi tamam olan, her sıkıntıda terazisi aynı şekilde doğru tartan insandır. Huzurlu insan terazsisi hiçbir zaman şaşmayan insandır.
O en zor savaşlara girse de, en fırtınalı fitnelerin içine düşse de Hazreti Ali gibi terazisi hiçbir zaman şaşmaz. Vereceği hüküm ve karar Allah’ın yolundan bir zerre öteye kaymaz. Evet, zamanı değerlendirir ama dinin hükümlerini zamana göre değiştirmez. Her zamanda dini en güzel şekilde yaşamaya yeni kapılar açıp geniş ve gidilebilir yollar bulur.
Ahir zamanın türlü fitne kasırgaları altında insan önünü göremez oldu. Madem böyle güçlü kasırgalar var o zaman önümüzü görmek için gözümüze bir gözlük takalım. Hem kasırganın tozundan korunalım hem önümüzü görüp rahatça yol alalım.
-Nasıl bir gözlük olsun bu?
Her şeyi doğru gösteren bir gözlük olsun. Akı kara, karayı ak gösteren bir gözlük niye takalım ki. O vakit bu, doğruyu gören gözümüze ihanet olur. Kendini kandırmak, bile bile batağa batırmak olur. Akı kara gösteren uçurumu da çimenlik yol gösterir. Zehri bal, balı zehir gösterir. O zaman dikkat edip Kuran ve sünnet gözlüğünü takmalı Allah’ın razı olduğu yolu tutmalı. Ama insanlar dış görünüşüne aldanarak şeytanın gözlüğünü tercih ettiler. Yıkılan şehri görmek istemiyoruz. Şehir yıkılsa da biz çimenlikte piknik havası görmek istiyoruz dediler. Ellerinden kayıp gideni kurtarma derdine düşmek yerine o tarafa bakmamayı tercih ettiler. Yıkılan bir şehir değil İslam ile bir olmuş bir tarih ve bir kültürdü. Bunu görmezden gelince moralimiz bozulmaz. Bu da geçince devamında mutluluk gelir sandılar aldandılar. Şeytan biraz batırıp ta çıkartan bir latifeci değildi çünkü. Tamamen batırıp boğmak isteyen ve en büyük değeri olan imanını çalmak isteyen yüzsüz bir hırsızdı. Ve her insanın kalbinden çalmak istediği iman sarayını yavaş yavaş soyup soğana çevirdi.
Gözlerinde şeytanın gözlüğü olan insanlar hiçbir şeyin farkında olmadılar. Çünkü saray soyulsa da gözlük onlara her şeyin yerinde olduğunu gösteriyordu. Ama bu gözlüğü takmayı onlar istediler. Netice de imanlarını kaybettiler. Ama hala gözlerindeki gözlükten dolayı gerçeği göremeyip kendilerinin çok sağlam müslüman olduklarını zannettiler.
-Subhanellahhhh
Battıkça daha çok batılar. Şeytanın adımlarını takip edip daha da edepsizleştiler. Yaptıkları yetmemiş gibi Maneviyat güneşleri aleyhine konuşup iyice dibe çöktüler. Şeytanın gözlüğü bütün haramları hoş Allahu tealanın izin verdiği şeyleri nahoş gösterdi.
Şeytanın gözlüğü ile baktılar; her gün beş vakit namaz kılmak zor geldi. “Kıl kıl bitmiyor” dediler. Ama her gün kahveye gidip okey oynamaya kimse laf etmedi. Her gün tv karşısına geçmeye kimse ses etmedi. Kimse “oyna oyna bitmiyor” demedi. Kimse “seyret seyret nereye kadar” demedi.
Şeytanın gözlüğü, Allahın rısazını ele getirmek için kapanmayı zor gösterdi. “Aman bu sıcakta, aman bu soğukta” deyip boşver dedirtti. Ama her sabah dışarı çıkmadan önce bir saat hazırlanmayı hiç zor göstermedi. Açık gezen kadının üzerindeki kötü nazarların ona ne kadar zarar verdiğini hiç göstertmedi.
Bir faniye hayran oldu da Allahu tealanın haram kılmış olduğu halde o hayran olduğu kişiye benzemek için vucudunun her yerini yaka yaka dövme yaptırdı. “Yahu kendime zarar veriyorum Allahın emanetine hıyanet ediyorum” demedi. Rasülü Ekreme hayran olup onun gibi giyinene “gerici” dedi ve bir türlü saygı gösterip kabul edemedi.
Kendisi evlenmeden 40 tane kadın ile zina etti. Evlendikten sonrakilerin sayısınız bilmez. Bunları şeytanın gözlüğü ile maharet bildi ve yanlışta görmez. Bunun üzerine velilerin şahı Hazreti Ali r.a.’ın Allahu tealanın izin vermiş olmasına rağmen neden dört tane hanımı vardı, bu tamamen medeniyete aykırı der ve hiç haya etmez.
İşte şeytanın gözlüğünü takarsan sana zinayı aşk, gerçek aşkı delilik veya gericilik olarak gösterir. Önündeki harabe memleketi sana gül gülistan, cennet gibi güzel bağ bostanı çorak toprak gösterir.
-Ne yapmak gerek. Herkes böyle şimdi.
O gözlükleri kırıp atmalı. Yol yakınken yanlış tarafa gittiğinin farkına varmalı. Her şeyin hakikatini gösteren Hakk’ın gözlüğünü takmalı. O gözlük kuran ve sünnettir. Ehli sünnet akidesinde dört mezhebin çizgisinde yürümektir. Yürü! yolun doğru ise istersen yolda kal. Ne de olsa yoldan geçen seni alır. Ama yoldan çıkarsan hızlı gitsen ne olur, sabit gidip uzunca yol alsan ne olur. Ne kadar güzel gidersen git, ne kadar rahat yol alırsan al netice de yanlış tarafa gidiyorsun.
Onun için Hakkın yolundan çıkan kişi zenginliği, şanı şöhreti ile kendini kandırmasın. Çünkü o sahip olduğu her şey onun yanlış yolda daha hızlı gitmesini sağlıyor.
-O zaman Allah yardımcımız olsun. Zor işimiz.
Aminn. Evet, Zor gelir dağları aşmak. Zor gelir kalbinde aşk yoksa. Ama kul Rabbine kalpten bağlıysa o zaman herkese zor gelen ona hoş gelir. Netice yol yarin, ona gidiyor. Sonunda ona vuslat var ise, onun rızasını almak var ise, bu yola düşüren ona olan aşk ise o zaman bu yola zor dersem dilim lâl olur. Yare ermek o vakit boş bir hayal olur.

Dağ yolunun zahmetini çekersen
Tertemiz taptaze suyunu içersin
Sevdanın dikenli yolundan geçersen
Aşkın kadehinden kana kana içersin

Allahım basiret gözlüğümüzün camı tozlanmasın, dünyanın hevesatı bizi senden ayrı koymasın, yardım et yardımın olmadan olmaz, senin derdine düşen asla yolda kalmaz. Düştük yoluna yolları bize uzun eyleme, yaralar kanar durmaz sen daha çok kanar eyleme, senin lutfunun erdiği her şey tamam olur, Senin yolunda çekilen gam gün gelir sana varılan an olur.
Fatiha…..
Sakaryevi

“””BAHAR”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/4***

Medet Ya Sultanelevliya

“””BAHAR”””

Bahar yüzünü gösterirde yeşili ile mest eder insanı. Hakk’ın cemalinin tecellisini en çok gösterdiği mevsimdir. Ama her zaman yüzünü göstermez, mevsimi var. her mevsim bahara ermez. Düşündün mü nedendir?
-Neden?
İnsanoğlu çok zayıftır çünkü. Her an vuslat olursa vuslatın kıymetini bilmez olur. “Güzelse güzel ne yapalım, karın doyurmuyor ki” der. Halbuki baharın renkleri ruhuna tenefüs ve tedavi olduğu gibi aynı zamanda taptaze çeşit çeşit rızıklarında habercisidir. İşte bu sebepten insanların çoğu kalbini Hakk’a tam bağlı kılamadığı için, nankörlük etmeye müsait oldukları için her mevsim bahar olmadı. Birde mevsimlerin değişmesi insanoğluna ibretli dersler sunar. Dünya burası her zaman aynı olmaz. Hayatta gün gelir kış gibi bembeyaz gözüken ama soğuğuna tedbirsiz çıkarsan seni öldüren güzelliklerde çıkar karşına. Yaz gibi ziyansız gözüküp, ışığı fayda olup fazla kalırsan yakan güneşleri çıkabilir. Sonbahar taptaze yaparakların gün gelip solduğu gibi gençlikte sahip oluduğun her güzelliğin sonbahar gibi bir gün solacağının habercisi olur. Netice hep ibret hep Hakk’a giden yolda işaret tabelalarıdır bunlar.
Biz dönelim baharın tecellisine evet cemalin devamlı tecelli etmesi nankör eder de insanı elindeki güzelin kıymetini bilmez hale getirir. Ne güzel demiş atalar:
Balık derya da iken derya nerde dermiş.
Her mevsim bahar olsa kim bilecekti yeni açan çiçekteki güzellik nimetini, kimin aklına şükür etmek gelecekti. Ama kuvvetli kullar için tabi ki böyle bir sorun yok. Onlar çöllerin ortasında kurulmuş şehirlerde yaşayıp Allahu tealaya devamlı şükür eden bir kalbe sahip oldular. Onlar hakikat makamında oldukları için en çirkin gözüken şeylerde ilahi rahmetten başka bir şey görmüyorlardı. Onun için Hakk onlara çöl ortasında cennet yemişi olan hurmayı ihsan etti.
Sonra o kullara bu güzel yolu ve hali öğreten en büyük müallim Hazreti Fahri cihan Efendimiz s.a.v’i miraca davet etti. Çünkü o kalp artık şükrü hal edinmiş, her nimeti görmeyi bilmiş ve de Allahın mahabbetine ermiş idi. Sonra davete icabet edip miraca çıkıp Hakk’ın tecellisi ile dolmuş, o ilahi tecellinin kıymetini en iyi bilen olmuştu. Onun için Allahu teala ondaki bu harika ahlakı çok beğendi ve ona her namazının mirac olmasını lutfetti. O kutlu peygamber o kadar harika ahlaka sahipti ki Göklerin hakimine niyazda bulundu “Ya rabbi ya ümmetim” dedi. Allah subhanehu ve teala sırf ona olan mahbbetinden dolayı O kutlu peygamberin ümmetinden O’nun kutlu ahlakına erme yolunda gayretle ilerleyenlerin namazlarının mirac olacağının müjdesini vermesi için O’na izin verdi. O iki cihan sultanı peygamberler şahı buyurdu:
NAMAZ MÜMİNİN MİRACIDIR.
Bahar olsa her an kıymet bilmez deyince belki bazılarının kalbine geldi “yok ben bilirdim” demek. Bahar Yarin güzelliğinin sadece bir ışığı, Miraca çıkan o ışığın sahibini gördü. Bize “sizde çıkabilirsiniz. Bu kutlu müjdeyi Allah katından size getirdim” dedi. Biz baharın sahibinin huzuruna çıkma yoluna düşmedik. Ahlakımızı o kutlu peygamberin ahlakına benzetmedik. İşte bunun için her mevsim bahar olmuyor. Yine de eksikliğimizi Merhamet sultanına arz edip onun rahmetinden istedik. Başka çare yoktu çünkü. Madem namazımız mirac olmuyor bari duada samimi olalım dedik. Çünkü “Duanız olmaz ise katımda değeriniz olmaz” diye buyuran yine o idi. Bizi dua ile kapısını çalmaya teşvik etti.
-Nasıl dua edelim?
Herkesin kalbinin en samimi olduğu anlarda dilinden dökülen o ihlaslı kelimeler Hakk katında en değerli olan kelimeler ve hallerdir. Onun için herkes gönlünden geleni söylesin. Ama o ebed için yaratılmış gönlünü fani dünyaya müptela edipte o kutlu padişahın huzurunda peygamberimizin cife yani leştir dediği dünya için yalvarma Allahu tealaya.
Ama bu dünyalık isteyemezsin manasında değildir. Ne istersen iste, o istediğin şeyin mutlaka ahiretle bir bağlantısı olsun. Niyetin Allahın rızası olsun. Musa a.s.’ın kıssasında olduğu gibi.
-Nasıldı o kıssa?
Musa a.s. Allahu Tealadan niyazda bulundu:
Ya rabbi bazı ihtiyaçlarım oluyor ama onu senden istemeye utanıyorum. Allahu teala cevaben:
Ya Musa sofranda tuzun eksik bile olsa onu benden iste hiç çekinme diye buyurdu. Musa a.s. gibi kalbi tamam olan bir peygamber yemeği yerken bu yemek, Rabbime şükür etmeme vesile olsun bununla bedenim Mevlamın huzurunda ibadet etmeye kuvvet bulsun niyeti ile yediği için onun tuz istemesi de ibadettir. Ama kalbi sağlam olmayan insanın dünyalık istemesinin ahiretle bir bağı olmadığından efendimiz genele hitaben dünya leştir diye buyurdu. Yani dünyalığı ahiret için istemiyorsanız biliniz ki leştir. Leşi çok tatlı bir yiyecek olarak görenler ise köpeklerdir diye buyurdu. Biz onun için Büyük şeyhimizin buyurduğu gibi O merhamet sultanına ellerimizi açıp onun kulluğunu isteyelim. Ya rabbi kulluk tacını bize giydir diye dua edelim. Bir insanın yapabileceği en güzel dua budur.
Allahım kullarının günahlarına bakmadan şu çıplak ağaçları yemyeşil eden sensin. Yeşilin üzerine çiçeklerin tomurcuklarını kondurduğun gibi bizimde kalbimize ihlas çiçeklerini kondur. İhlas ile yürüyelim yolunda. Senin habinin ahlakı için uğraşıp o kutlu peygambere benzeyelim. Ağzımız değil kalbimiz sevdim desin. Senin yoluna baş koydum diyen dilimizi halimiz tasdik etsin. İki cihan sultanının bizden beklediklerini yapacak kuvvet ver. Onun ümitlerini ve gayretlerini boşa çıkartmayalım. Miracın kapısını bize açmak gibi eşsiz bir miras bırakmışken biz o kapının kıymetini bilmeyip yüzümüze kapatmayalım. Baharı seven gönlümüzü baharın sahibinin yolunda koştur. Eriyen karlala çoşan şelaleler gibi kalplerimizi bir tek senin zikrinle çoştur. Bizim günahlarımız senin rahmetinin yanında buz dağı gibidir. Merhametinin güneşi ile erit günahlarımızı, Yaptık ise yardımınla güzel bir iş, senin rızana verdik hiç hesap etmedik sevaplarımızı. Çünkü sen öyle azamet ve güzellik sahibisin ki sana ne yapsak bu acizliğimizle çok az ve eksik. Birde bunun sevabını mı düşüneceğiz. Yok biz sadece rahmetini isteyeceğiz. Sırf sen istedin diye her isteğini yapıp, şeytanın yollarından kendimizi alıp, nefsimizin ağzına bir gem takıp o kutlu peygamberin ahlakına erme gayretine düşeceğiz. Sonra gözmüzü senin lutfuna dikip, açık olan mirac kapısından girmek için her namazda senin iznini senin lutfunu bekleyeceğiz.
Fatiha….
Sakaryevi

“””Yalan yılanı”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 3/3***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Yalan yılanı”””

Çok önemli bir mevzuya geldi bahsimiz. Evet neden şimdiye kadar yapmadık ki bu dersi. Halbuki zamanımızda her insanı çepeçevre saran bir yılandır yalan. O yılana sarıldıkça kurtulacağını zanneder. Ama her sarıldığında o yılan zehrini daha çok zerk eder.
-Niye yalan söyler ki insan?
Allah’a sığınmayı bilmezsen, şeytan seni yılandan medet umar bir hale getirir. Sende devamlı yalanın arkasına sığınırsın. Hani der ya atalarımız
DENİZE DÜŞEN YILANA SARILIR.
Deniz dediği girdiğin yanlış yoldur. Allah’ın yolunu tercih etmeyen herkes, o yanlış yola girer. Sonra o yanlış yolda girdiği yolun yanlışlığını fark edip orayı terk etmesi ve Rabbine yönelmesi gerekirken inat edip devam etmek ister. O zaman önüne devamlı dar boğazlar çıkar o dar boğazlardan yalan söyleyerek kurtulduğunu zanneder. Fakat o geçtiği dar boğazlar aslında Allahu Tealanın onun bu gittiği yanlış yollardan dönmesi için gönderdiği birer işarettir. Çünkü bu yolun sonunda kurtulması mümkün olmayan bir uçurum var. Sen dar boğaza gelince yanlışını anla da orada dur daha ileri gitme. Her yalan söylediğinde dar boğazı geçip de şükür eder. Halbuki her dar boğazı geçiş sondaki uçuruma biraz daha yaklaşmış olmanın işaretidir.
-Peki nedir bu dar boğazlar? Bunların hayattaki karşılığı nedir?
Bunlar gerektiği gibi elde edilmeyen hazlardır. Hak etmediğin halde elde etmek istediklerin. Bunları elde ederken zaten yalan dolanla elde edersin. Sonra bir kere yalan söyledim daha söylemicem desende boş. Şeytan sana kancasını taktı çünkü. O yalan ile elde ettiğini elde etmek için bir, elde ettikten sonra kaybetmemek için bin tane yalan söylersin. Netice mutluluk değil mutsuzluktur. Allahın razı olmadığı şeylerde ne mutluluk olur ne de huzur. Yani netice olarak yalan söyleyen kişi kendi kendini mahveder durur. Onun için Hazreti Fahri cihan efendimiz buyurdular:
ZARAR VERİCİ DİLDEN BÜTÜN BEDEN RAHATSIZ OLUR.
Tabi beden içinde en çokta kalp. Onun için yalan söylemeyi adet edinmiş insanlar düştükleri çıkmazlardan dolayı devamlı kalpleri daralır durur. Sonunda kurtulması zor hastalıklara düçar olur. Zarar veren dil katı sözlü manasına da gelir yalan söyleyende. Çünkü bunların ikisi de kalp kırar. Ama yalan daha ağırdır. Katı konuşan insan zaten kendini belli etmiştir. İçinde olanı dışarı çıkarmış, karşısındaki insana ona karşı nasıl davranması gerektiğini belli etmiştir. Ama yalan söyleyen anlık iyi gözükse de en gerektiği anda tamamen güvenilmeyecek biri olduğunu ortaya koyar. Bir gün sahabeyi kiramdan birisi Efendimiz s.a.v’e sordu:
-Ya Rasulellah müslüman zina yapar mı? Efendimiz: Bazen bu hataya düşebilir buyurdu.
-Peki içki içer mi? Efendimiz: Bazen bu hataya da düşebilir dediler.
-Peki yalan söyler mi? Efendimiz s.a.v.: müslümanlıkla yalan bir arada bulunamaz dedi. Başka bir hadisi şerifte de münafık ahlaklarından birisi olarak zikredilmiştir. Buradan büyük nasip almak gerekir. Demek ki yalan insanın kalbine zinadan ve içkiden daha çok zarar veriyor. Çok basit görülen şey halbuki ne canlar yakıyor.
-Yani yalan söyleyen dinden çıkar mı?
Hayır ama müslümanlığı çok zayıf bir hale gelir. Kansere yakalanmış hasta gibi. Hayatta ama tam bir hayat denmez. Yalan söyleyende müslüman ama kanserli müslümandır.
-En büyük yalan hangisidir?
Kişinin kendine söylediği yalandır. Nefis ve şeytanına karşı koyamadığı için doğruyu yanlış, yanlışı doğru göstermek için kendini kandırdığı yalandır. Mesela kırk yaşına kadar mübarek ağzından bir yanlış kelime duymadıkları, güvenilirliğinden dolayı “Emin(Güvenilir)” diye isim taktıkları, özü nur yüzü surur dağıtan kutlu peygamberin iletmiş olduğu her doğruyu yalanladıkları gibi. Bu yalanlamanın arkasında sığındıkları hiçbir delilde yokken. Hatta Mekke müşriklerinden bazıları bunu alenen itiraf etmiştir. Kendilerine “nedir bu durum” diye sorulduğu zaman. “Muhammed(s.a.v.) doğru söylüyor da, kabul etmek bizim işimize gelmiyor” dediler. Bu gün bu kıssayı duyanlar o müşriklere “vay cahiller” diyor fakat kendine hiç bakmıyor. Halbuki O iki cihan sultanının kutlu yolunu öğretenlere karşı kendi de aynı tavırda. O da o güzel insanların sözlerine kulaklarını tıkarken Mekke’nin müşrikleri gibi kendi uydurduğu yalanlarla kendini kandırıyor. “Ben meali okudum kuranda öyle bir tesettür yok ” der. Meal ile Kuranı kerim anlaşılabiir mi? Şahı merdan, ilmin kapısı Hazreti Ali r.a. buyurdu:
Ben Kuranı Kerimi tefsir etsem(geniş tafsılatlı anlatan bir kitap yazsam) besmeleyi anlatmaya başladığım vakit 40 deve yükü kitap olurdu da besmelenin manası bitmezdi. Bu gün Hazreti Ali’yi çok sevdiğini iddia edenlerin yüzde doksan dokuzu ya açık ya da gerçek tesettürle hiçbir alakaları yok malesef. İşte en büyük yalan insanın kendine söylediğidir.
-Ondan sonra?
Sonra tabi ki en sevdiğine, yar dediğine söylediği yalan. Sevecekse birini insan Allah için sevmeli. Allah için sevdiğine hiç yalan söylenir mi? Yok ben Allah için sevmedim derse o sevgide yalan zaten. Allah için olmayan her şeyin yalan olduğu gibi. Yalan söylemesin çünkü yalan söyler ise bu gerçekten sevmediğini gösterir. Düşünün Hazreti Ali r.a. Efendimiz s.a.v.’e yalan söyleyebilir miydi? asla. Efendimiz onun sevgilisiydi. O’na yalan söylerse bu aşka ihanet, Rasulu Ekrem s.a.v.’in ona olan teveccühüne hıyanet olurdu. O kutlu insanlardan öyle bir hal kesinlikle vuku bulmadı. Bu gün ise ağzı doğrudan çok yalan söyleyenler Hazreti Ali r.a. gibi görürler kendilerini. Bir cemaat kurup para isterken ağlamayı çok iyi yapıp, Allahın düşmanlarına acıyıp müslümanları yerden yere vuran ve bu bedbaht halde iken kendini en büyük evliya sananlar var. Allahu Teala muhafaza buyursun.

Ya yalan söyleme ya da aşığım deme
Yalan ile aşk bir arada bulunmaz
Yar ise muradın başka şey isteme
Hem Hakk hem başkası kalbe konulmaz

Demek ki aşkta yalan olmaz. Oluyorsa o zaman o sevgi aşk olmaz. Hevestir. Netice sayılı bir kaç nefestir. Günü gelince biter. Ebedi değildir.
Bu memba da birde şuna değinmek gerekir ki ihlassız yapılan ibadette bir tür yalandır. Çünkü ibadete başlarken “Niyet ettim Allah rızası için” der insan. Eğer ihlası yoksa araya başkaları da girer. O vakit bu sözü de yalan olur. Tabi ibadeti de talan olur. Onun için tarikate gelmeli insan. Tarikat deyince öte yandan kaçmamalı. Çünkü gerçek ihlası ve aşkı ancak bu ulu yoldan öğrenebilir. Dünya sevgisi ile dolu adam nereden bulsun ihlasın, aşkın yolunu. O daha dünyadan yüzünü ahirete döndürecek. Sonra göklerin rahmeti üzerine düşüp ahireti de yar için terk edecek. Ne dünyanın kulu ol, ne de ahiretin. Hakkın kulu ol emrine imtisal edecek. O vakit birlik sevdasına düşüp hatta kendinden bile geçecek. Yardan başkasını gördüğü anda gaflete düştüm diye tevbe edecek.
-Subhanellah. Dervişlik çok başka bir şey?
Bu anlattığım benim gibi derviş olamamış ama devişlere hayran olmuş bir acizin sözleri. Sen birde şeyhim gibi gerçek dervişi görsen o zaman hakikati anlarsın. Gönlünü tam teslimiyet ile ona bağlarsan ne yalanın kalır ne de riyan. Hakk’a çıkar yolun o vakit her an. İnat edip şeyh istemem dersen şeytan öyle demişti bir dem. Sonra şeytan oluverdi, Hazreti Rahmanda bin senelik ibadetine bakmadı, ona yolverdi. Yahu o kadarda değil der bazısı. O kadar olmasa da baya yakın, ister yalanla kandır kendini ister tevbe et artık yalandan sakın.
Fatiha…
Sakaryevi

Arama
RSS
Beni yukari isinla