“””En güzele erdiysen”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 2/12***

Medet Ya Sultanelevliya

“””En güzele erdiysen”””

Dost! insanın yaşadığı bu fırtınalı hayatta Allahu teala ona ne mucizeler ne kerametler gösterirde, günaha dalarak bozmuş olduğu gözleri o mucizeleri göremez.
Yada görür ama değerini bilemez.
Bu imtihan yolunda kulun bir sürü istekleri var. Fakat bu istekler arasında en büyüğü ve en mühimi onu Hakk’a götürecek vesileyi istemesidir. Yedi kat göğün Hakanı olan kudretli padişah şanına yakışmayan hiçbir hediyeyi kabul etmez. Sen ona bir hediye sunmak istersen ki bu senin yapmış olduğun güzel ibadetlerindir. O ibadetlerde hiçbir kir ve pas olmamalı.
-Nasıl yani. İbadetin kiri mi var?
Evet. Yaptığın ibadete kötü ahlakları karıştırırsan, riya ile kibir ile yol alırsan, nasıl ki; bir sevdiğine götürdüğün hediyeyi, bir çiçek yada başka bir şeyi çamura batırıpta eline verdiğin zaman bu hediye onu memnun etmekten ziyade daha çok sinirlendirir, işte aynı şekilde kibir ve riya ile ve diğer kötü ahlaklarla yapılan ibadetlerde Hakkın rızasını değil gazabını ele getirir.
Neyin kibri neyin riyası bu dost! Zaten ibadet ikliminde hangi ulu devlete erdi isen Yar sana yardım etti de öyle erdin. O’nun verdiği bedeni, O’nun verdiği nefes ve kuvvetle O’na ibadette kullanacaksın ve bu ibadete ermene hidayeti de O verecek. Bu ibadeti yapabilmen için sana tevfik yani yardım da edecek. Ve bu kadar ikramın üzerine yarım buçuk yaptığın taatin ve ibadetinle böbürlenip onu kendine mâl edeceksin. “Ben yaptım, Ben böyle yaparım” diye şeytanın ahlakını sergileyeceksin. Bu durumun vahametini ifade edecek tek kelime nankörlüktür.
-Peki o zaman ibadet yapmayalım mı?
Dost o nasıl soru. Şeytandan bir vesvese rüzgarı esiyor belli. Biz diyoruz ki lekeli elbise ile Yarin huzuruna çıkma, sen “çıplak mı çıkayım o zaman” diyorsun.
-Ama nasıl öyle temiz ibadet yapacağız?
Evet işte bu soru doğru. Şu hayat sahasında bir gönül bir güzele kapıldığı zaman ilk ne yapıyor? O güzeli araştırır. Bir yakın dostunu bulur ve O’nun nasıl bir olduğunu neleri sevip neleri sevmediğini en yakın dostundan öğrenir. Sonra da bakışıyla gülüşüyle gönlüne taht kurmuş güzelin karşısına öyle çıkar. Bu çok mühim bir harekettir ve maksada ermeye en büyük vesile olur. Aynı şekilde de Hakk’ın isteklerini ve yasaklarını tam öğrenmek istersen O’nun yakın dostuna gidip ondan öğrenmen gerek. Hangi ibadeti hangi şekilde yaparsan daha hoşnut olur. Hakk’ın kesinlikle istemediği o kötü huylar nelerdir. O huylar nasıl temizlenir. Bunları ancak Allah dostundan öğrenirsin.
-Peki o zat kendini temizlemiş mi bunlardan?
Allahın dostu başka türlü olunmaz. Zaten bunun için o lazım. O kendini temizlediği için nasıl temizleneceğini de çok iyi bilir. O temiz olduğu için Hakk’a giden yol onun yoludur. Hakk’ı arayan gönülün yeri O’nun yanıdır.
-Nasıl bulacağız o Allah dostunu?
Kimisinin ayağına gönderir Allah, kimisinin kalbine. Niyetin ne kadar samimi ne kadar sağlam ise O kadar kuvvetli bir zata erersin. Allah dostlarının da yolları farklı farklıdır. Kimisi yürüyerek götürür Hakk’a. Kimisi sefine(gemi) ile kimisi tayyare ile.
-O zaman ben tayyare ile götüreni isterim.
“Ben tayyare ile götüreni isterim, o olsun” demekle olmaz. En kuvvetli zatı istiyorsan en sağlam niyetin sahibi olmalısın. Bunların hepsi birbirine bağlı.
Allahu Teala o yakın dostuna seni erdirdiği zaman herşey bitmiyor tabi. Bundan sonra iki mühim vazifen var.
-Nedir onlar?
Birincisi böyle büyük bir devlet sana sunulduğu için hep şükür halinde olmalısın.
Çünkü dünyada bundan daha büyük bir nimet yok. Dervişin dediği gibi

Bütün dünya sizin olsun nedir ki o
Benim erdiğim ulu devlet yanında
Ben Sultan Nazım’ın sohbetine ermişim
Göz göze aşk ile Onun yüce katında

İkinci vazifen ise kıtmeyini bilmendir. Onun sözünün, aşk ile bakan gözünün Hakk’a vermiş olduğu özünün kıymetini bil.
-Nasıl oluyor peki bu? nasıl davranmak gerek.
En güzele erdirdi ise seni Allah, başka bir güzele gönlün gitmesi haram olur. Elinde elmas olan kişi bakırı gönlüne getirir mi hiç. Hakk sana en güzeli ikram etti ise, sende bakırları gönlüne getiriyorsan bu elmasa hakaret olur. O vakitte elinden kayıp gider.
Bu ilahi sevdanın bir kanunudur. Bir gün hazreti Ömer r.a. elinde tevrat ile Peygamberimiz s.a.v.’in huzuruna geldi. Efendimiz s.a.v. “o elindeki nedir” diye sordu. Hazreti Ömer r.a. tevrattır dedi. Efendimiz s.a.v.: Kuranı kerim sana yetmedi mi de tevrata bakar oldun.
Efendimiz hazreti Ömer’e ilahi sevdanın kanununu öğtetiyordu:
Ey Hattab’ın oğlu elmas ikram olundu ise sana, altın ve gümüşle ne işin var.
Rasülü ekreme erenin gözü başka bir güzeli göremez. O’nun aşkına eren başka bir sevdadan haz edemez.
-Ama oda Allahın kitabı değil mi?
Evet ama Hakk başka bir tarzı seçti artık. Eski peygamberlere adl makamından konuşuyordu. Şimdi ise aşk makamını seçti. Hazreti Fahri cihana edilen bu ulu hitap Kuranı kerimdir. Bu yüce hitabın, bu kerim kitabın güzelliği yanında diğer bütün hitaplar, o hitabın güzelliğinin gölgesinde kalır. Onun için böyle bir güzel olmuş ise nasibin başka bir güzele bakmak, O’nun yanında başkasını anmak haram olur. Hatrını ve gönlünü başkası ile meşgul etmek erdiğin bu ulu devleti, kendi ellerinle yıkmak olur.
İşte bundan dolayı Allahu Teala seni bir ulu zata erdirdi ise, sen ondan önce ne kadar güzele erdi isen hepsini unut. Ne kadar değişik usuller bildiysen artık onlar geçersiz.
Çünkü aşk makamının bir lahzası diğer makamların dağlarından ağır basar. Gerçek şeyhine ermeden önce ermiş olduğun şeyhlerin, şeyhinin öğrettiğinden farklı olan öğretilerini unut. Ve sakın sakın onları Şeyhinin huzurunda ne diline ne de kalbine getirme. Bu ilahi sevdanın kanununudur. Göklere çıkmak varken kendini yerlerde heba edersin. Sonra elindeki o harika elması kaybedersin.
Fatiha….
Sakaryevi

“””Avcı”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 2/11***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Avcı”””

-Evet gönül ava mı çıkıyoruz?
Yok dost, avcıyı tanımaya çalışıyoruz.
Bu dünya bir orman hükmünde herkes avlar ve avlanır. Bu avlanma ters anlaşılmasın,
bizim kasdettiğimiz ruh avıdır. Ruhunun esaretine girdirdiği kimdir? Kimin esiri olmuş senin ruhun? Ve o esaret seni yetiştirir mi yoksa rezil mi eder.
-Hmm
Şu alemde insanlar, kendilerine yaptığı işin asıl ismini söylediğin zaman buna bile tahammül edemezken o kötü işleri hiç sıkıntı duymadan yaparlar.
Kimin esiri olmuş senin ruhun düşün ey insan! neyin esirisin?
Bunun cevabını herkes “ben kimsenin esiri değilim” diye verir.
Ama hakikatte nelerin esiri olmuşturda farkında değildir.
-Nerden anlarız peki bunu?
Günümüze bakarak anlarız. Ana yaşadığımız ana bakarak anlarız. Sen gününün çoğunu neye hizmetle geçiriyorsun? Buraya baktın mı herşey ortaya çıkar.
Çok zengin bir adam “ben bu alemin kralıyım” der. Nerden vardın bu kanıya? “Baksana herşeyim var” diyerek kendini kandırır. Aslında kendisi kadın esiridir. Sahip olduğu her şeyi daha güzel kadınlarla zina yapmak için elde eder. Ve bunun neticesinde de istediği kadınları. Şeytan bu kişiyi kadın ile avlamıştır.
Ötekisine “neden çalışıyorsun” diye sorulduğunda: Makyaj malzemesi ve güzel elbiseler almak için der. Lüx yaşam için. Buda bunların kölesi olmuştur.
Kimisi araba almak için çalışır. Arabanın kölesi olmuştur. Kimisi ev almak için çalışır evin kölesi olmuştur. Ve netice de insanların çoğu, bu gibi oyuncaklarla kandırılarak nefis ve şeytanın köleleri olmuşlardır fakat farkında değillerdir. Nefis ve şeytan hepsinin bir zaafını bulup onları avlamıştır.
-Yani ev, araba almayalım mı?
Biz ev, araba almayın demedik ki dost. Evinde olsun arabanda. Ama onlar senin esirin olsun, sen onların esiri olma!
-Hmmm ince bir çizgi. Nasıl kuracağız burdaki dengeyi?
Önce kalbine döneceksin, niyetine bakacaksın. Doğru mu yanlış mı?
“Neyi istersin kalbim neyi”, söyle de bilelim. Yar seni ebed için yaratmış sen fani olana mı tutuldun kaldın. O sana ne mahir tabipler(Allah erleri) göndermiş, ne harika haritalar(Kuranı kerim,hadisi şerif) vermiş sen onları bırakıpta yanlış yollara mı saptın.
Aklı sana bahşedenden değilde şeytandan mı akıl aldın, O yüce vahdet denizlerinde yüzmek varken sen nefsin bataklarına mı daldın.
Bir elması çöpe atan bir adam gördün mü hiç? Senin elmasın hatta elmastan kat kat daha değerli olan kalbini, fani şeylerle meşgul etmen bundan bin kat daha sefihliktir.
Evet dost kalbine döneceksin. Ama bunu da kendin yapamazsın ki, Allah erinden öğrenilir bu. Dervişin sözünden yansıyan özünü görde ordan anla!
-Ne der ki derviş?
Derviş der ki: Ben yari isterim. Her an ve her zaman kalbimde olan O’dur. Her mekanda tecellisini aradığımda O’dur. Ben O’nun yoluna düşmüşüm, O’nu isterim. O’na giderken araba lazım ise araba da olsun, Ev lazım ise evde olsun, kadın lazım ise çocuk lazım ise onlarda olsun. Ama benim yolumda yönümde Ona’dır. Ondan gayri ne var ise ona gitmeme vesile olduğu için olsun. Aramıza muhkem bir kale duvarı gibi girip engel olacaksa neyleyim arabayı, evi, kadını. O benden razı olduktan sonra neyleyim dünya krallığını. Ben en kutlu cevherin hastasıyım, neyleyim bakırı çakılı. Benim yarim güzelliğin Şahı, azametli yedi kat göğün ilahıdır. Ondan başkasına kalbin atması, altın kasenin içine pislik konması gibidir. Bizim necisle işimiz olmaz.
-Subhanellah.. Peki o yari kaybetmiş olan ne yapsın?
Dost ne yanık bir avaz bu maşallah. O yar kaybolmaz dost. Kaybolan kişinin kendisidir.
Sen kendini bulmalısın. Nasıl gözleri çok bozuk olup gözlük kullanan kişi gözlüğünü çıkartınca önündekini o harika manzarayı göremez. Kaybolan önündeki manzara değildir. Görememesi manzaranın kaybolmasından değil gözlüğünü düşürmüş olmasındandır. İnsanda hakikati gösteren gözlüğü takıp kendini bulması gerek.
-Neyi bulacak kendinde?
Kendinin diğer varlıklardan farkını bulması gerek. Nedir benim farkım? Bende ne var ki yerin göğün hakanı beni seçti. Bütün varlık alemine sultan etti. Hayvandan farkım nedir? Ağaçtan farkım nedir? Bitkiden, şu akan sudan farkım nedir? Düşünür de sonra bulur: Evet ben düşünebiliyorum. Yadi kat göğün Rabbi bana akıl ve kalp ihsan etmiş. Bütün nimetleri önüme sermiş. Ve bütün alemi benim hizmetime vermiş. Bunu bulunca birden sevinir. Buldum diye. Sonra varsa nasibi ağlamaya başlar benim gibi
Yar yar diye.
-Neden ki?
Çünkü anlar bunların hepsi onun lutfu. Sen eşşek olmadında insan oldun ya, bunu hakettin de mi oldun? Yok. Bu aklı kalbi bağışlayana çok çok hizmet ettin demi bunları sana verdi? Yok. Bunların hepsi tamamen onun lutfu. Bende bu lutfu çöpe atmışım senelerdir.
Vay benim edepsizliğim!!! Vay benim kendimi bilmezliğim!!!!
-Alllahım affet.
Bundan sonra bir acizlikle Rabbine döner kul. Bilir ki her güzellik onun lutfudur. İşte bu noktaya gelebilmek çok mühimdir. Bunun adı samimiyet ve ihlastır. Bu yüce ahlaklara sahip olduğun zaman, şu dünya dediğimiz ormanda kayboldum diye korkma sakın. Bir dağın kenarında kimsenin görmediği bir yerde de olsan, nasıl ki bu bizim başımıza taktığımız yeşil sarık, bin kişinin içerisine bile girsek hemen gözükür. Aynı şekilde sende gök ehli tarafından öyle görünürsün. O kişi isterse bütün gözlerden kaybolsun hiç mühim değil. Çünkü şu yüce dağlara hükmeden, yedi kat göğün hakanının bakışları o üstün ahlaklara sahip kalbin üzerindedir. Onun için sen kendini bulduktan sonra, ormanın yolu istediği kadar karışsın sorun değil. Çünkü sende bu ormana hükmeden o müthiş acvcının istediği harika ahlaklar var. Onun için kayboldum diye korkma ve kesinlikle bil ki :
Samimiyet ve ihlasın avcısı Hazreti Yezdandır ve O avını hiç bir zaman kaçırmaz.
Fatiha..
Sakaryevi

“””Gözün sırrı”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 2/10***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Gözün sırrı”””

Dost insanoğlu edepsizilikte öyle bir dibe çöktü ki kendinin maymundan türediğini ileri sürdü. O aciz hayvan ise bunların bu sefih düşünceleri kaşısında kahkaha ile güldü. Bir aslana maymundan türediğini söylesek bu bile büyük hakaret olacakken bir insanın maymundan geldiğini sanması en büyük sefihliktir.
Tabi bunun asıl kaynağı o lütufkar yaratıcıyı inkar etmekti. Kafir olmak insanın gözünde basitleşti. Ne için kafir olduğunun sebebinin artık çok tutarlı olması gerekmiyor.
Fakat kafir ebedi cehennemde yanacak dendiği zaman “ama onların içinde çok güzel insanlar var yazık değil mi onlara diyen, bir takım imanı zayıf guruplar bile var.
-Yazık mı?
Evet yazık onlara, bir maymunu ata bellediği için yazık, apaçık görünen hakikati görmemek için kafalarını kumlara daldrıdıkları için yazık, bir nohutun bile kendi kendine olabileceğine inanmayıp, şu her köşesi “biz Hakk’ın eseriyiz” diyen alemin kendi kendine olduğuna inandıkları için yazık, hepsinden öte her güzeli güzel yapan, çiçeklere bal katan, şu güzel alemi altı günde yaratan o güzel Mevlayı tanımadıkları için yazık, O’nun verdiği rızkı yiyip O’nun verdiği havayı tenefüs edip O’nun verdiği sağlıkla hayat sürüp sonra da o yok diyerek gibi kendini kandırdıkları için yazık.
Sen Rabbinin bilmez isen, O’nun büyüklüğünü kavrayamadı isen bu yapılan edepsizliğin cezasını takılırsın. Sonra sende o cezaya düzeşecekler gurubuna katırlırsın.
Netice bu maymundan geldiğini sananlar herşeye saçma sapan nitelik ve özellikler giydirdiler. Bu yaptıkları açıklamalar çok tutarsız olmaları ile birlikte bir kaç yerde takılıp kaldırlar. Hiç bir açıklama yapamadılar. İşte bunlardan biri göz nimeti idi. Bunu açıklamaktan aciz kaldılar. Bütün uzuvlara bir açıklama getirebilirken göz hakkında susmaktan başka bir şey yapamadılar.
-Neden peki?
Çünkü bütün azalar arasında ilahi sır olan kalp ile en yakın manevi bağlantı içerisinde olan uzuv gözdür. Kalbin duyduğu hissi dil anlatabilir fakat gözün anlatması gibi olmaz. Dil bazen yalanda söyler, kalpte olmayanı da dile getirir ama göz için bu çok zordur. Göz direk kalbin yansımasıdır. Onun için göz gülüyorsa kalp gülüyor demektir. Yüz güler bazen ama bu zorla olabilir. Fakat göz gülüyorsa bu tamamen kalbin yansımasıdır. Gözde hüzün varsa yüz istediği kadar gülsün, kalp hüzünlüdür. İşte bundan dolayı yani gözün kalbin gerçek tercümanı olmasından dolayı gözde mübarek bir tesir kuvveti vardır. Buna tarikatte nazar derler.
Kalbi Hakk ile olan bir kutlu zatın huzuruna varınca gücün yettiği kadar O zatın gözlerine bak. O’nun kalbindeki ilahi kuvvet sana da nüfuz etsin. Kalpten gelen bu ilahi kuvvetin, gözlerden sana ulaşan tesiri ile kalbinde mana alemine doğru sayısız kapılar açılır. O kutlu insan sana nazar ediyorsa bunu kendi adına en büyük nasip bil. Gerçe öyle bir zata erdi ise onun her hali her hareketi berekettir. Sözü nasihati en büyük servettir. Ama gözü ile de verdiğinin çok ayrı bir yeri var.
-Her hali derken bazıları tükürüğü bile derler doğru mu?
Evet onun ahlakı Muhammedi olursa tükürüğü bile şifa saçar etrafa. Bunu anlamakta zorlanır insanlar. Ama kalbi Allahu tealanın nazargahı olmuş bir kalp bütün uzuvlara bereket saçar. Ve her uzuvdan etrafa bereket yayılır.
-Bunun deili var mı?
Evet var. Asıl itibarı ile delil Efendimiz s.a.v.dir. O mübarek tükürüğü ile gözü yerinden çıkmış Gatade r.a.’ın gözünü tekrar yerine koymuştu. Hayberde:
Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki O Allah ve Rasülünü sever ve Allah ve Rasülu de onu seviyor dedi. Bütün sahabinin gözüne uyku girmedi. Sabah kadar kime verilecek acaba sancak keşke bana verilse diye temennilerde bulundular. Sabah olunca bütün sahabiler Rasülü Ekremin mÜbarek vechi saatine(yüzüne) bakıyorlardı acaba kimi diyecek diye. Efendimiz:
Ali nerde dediler. Gözünde sorun var efendim gelemedi diye cevap verdi sahabeyi kiram. Efendimiz:
Çağırın gelsin. Hazreti Ali önünü göremiyordu. EFendimiz mübarek tükürüğünü gözlerine sürünce eskisinden daha iyi hale geldi gözleri ve Efendimiz sancağı ona verdi fatih nasip oldu.
Ehli sefahet bunları duyunca o peygamber deyip savuşturur. Evet O Hazreti Fahricihan Şeyh olan zat ise onun yer yüzündeki aynasıdır. Onda güzeken keramet asıl itibarı ile Efendimize aittir.
Ama biz yine bu nefsine fena bir şekilde esir olmuş kişilere başka bir delil daha söyleyelim. Efendimiz s.a.v. Buyurdular:
Cennette huriler vardır. AĞaçlar altında gezerler. Onlar dünyaya bir kere tükürse dünyada herşey tatlı olur. Acı bir şey kalmaz. Huri dünyada güzel kul olmuş kişinin cennetteki hizmetçisidir. Cennette olması hasebi ile böyle bereketle donanmıştır. Evliya ise bedeni bizimle Kalbi Hakk ile olan zattır. Onun kalbi cennetleri yaratan ile birlikte. Cennette olmak nerde cennetleri yaratan ile olmak nerde. Onun için öyle zatların her hali her hareketi berekettir.
Nakşibendi ulularından nice zatlar bir nazarı ile müridinin kalbini açmıştır. Keşfini açmıştır.
İşte göz bu manevi kuvvetin katıksız dağıtıcısı olması hasebi ile bir sır haline gelmiştir ki insanoğlu hala çözemedi. Biz gözümüzü bu nimeti bize bahşeden döndürelim. Görelim asıl manzarayı. Herşeyde eseri değil sanaatkarı arayalım. Hakk bize o kutlu kullarının nazarı ile kutlu yollarının kapılarını açsın. aminn.
Fatiha….
Sakaryevi

“””Erenlerin usulu”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 2/9***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Erenlerin usulu”””

Dost! bir kutlu insan olmuş ise nasibin sakın usananlardan olma. O sana Hakk’ın yolunu söylerken can kulağın ile dinle sakın uzak durma. Güzel işler yapma derdine düşmüş kişi bir mübarek zata erince yaptığının tasdikini bekler. Değişik güzelliklere ermiş olduğunu kanıtlayıp kendisininde boş biri olmadığını ortaya sermeye çalışır. Bunu gören kutlu insan o kişinin çok önem verdiği şeylere fazla değinmez. Çünkü görür şeytanın zehirli okunu. Kibir ve riya tuzağına çekiş oyununu. Onun için sen, senden daha güzelini yapanı bulduysan kendi güzeline bakma. Kendi yaptıklarında takılıp kalma. Birde bu kutlu insanların bakış sahaları bizimkinden çok geniş ve sağlamdır. Sen bin bir güzellik içinde harika gördüğün şeyi söylediğinde o sana göremediğin farklı bir yönü gösterir. Sen bunu itiraz olarak algılarsın ama aslında o vazifesini yerine getiriyordur. Çünkü erenlerin uslubu budur. İnsanlara göremediklerini göstermek. Kalp Hakka bağlı olunca düşünce sahası genişler görüş sahası genişler. Normal insanlar bir başka varlıkla olan ilişkisini düşünürken o hep onu yaradan ile olan bağını düşünür. Bir insan sana yanlış yaptığı zaman onun canını yakmak çok normal bir seçenek olduğu halde evliya kendi keyfine ilahi bir ders niteliği de taşımayacak bir ceza vermek istemez. Çünkü gönül çok kutsaldır. Gereksiz yere bir gönlü kırmak Allah ehlinin işi değildir.
-Peki o zatlar nasıl böyle oluyorlar?
Allahu tealayı razı etme yolunda yürüyerek. Gönül sırrı çözülememiş bir ilahi latifedir. Yaptığın her ibadet gönlünde ilahi aleme ayrı bir pencere açar. Onun için sahabeler arasında Hazreti Ali r.a. her çeşit ibadeti yaptığı için Allahu Teala göğün esrarını sadece ona ihsan buyurmuştur. Hayatında da, öteki aleme geçişinde de çok acayip esrar gizlidir. İmamı Rabbani Hazretleri anlatıyor:
Bir an göklere çıkarıldım. Bir baktım Hazreti Ali r.a. geldi. Göğün esrarını ondan başkası bilmez imiş. Bana o esrardan anlattı.
İşte bundan dolayı insanın önüne gelen ibadet fırsatlarını mümkün mertebe kaçırmaması gerekir. Her ibadet gönülden Hakk’a açılan bir penceredir. O kutlu zatlar bu ilahi sırrı bildikleri için senin çok basit gördüğün ibadetleri onlar insanı hayrete düşürecek kadar kıymet vererek yaparlar. Bizim kalplerimiz bir meseleye bir noktadan bakarken onlar çok çeşitli yönlerden bakabilirler. Bir örnekle anlatalım inş:
Bir gün Mevlana Hazretleri dervişleri ile birlikte giderken, işlemiş olduğu bir suçtan dolayı asılmış bir adam görmüşler. Dervişler “günahkar cezasını bulmuş” diye mırıldanırken Mevlana Hazretleri adamın ayağından öpmüş ve dönüp dervişlerine “saygı duymak gerek. Derdi ve davası batıl olduğu halde davası için canından geçmiş bu adam” demiş. Yani bu adamı tenkit ederek kalbinize hiçbir üstünlük katamazsınız ama bu adamın batıl davası için canından geçmiş olmasını tefekkür edip bundan sizin Hak davanızda ki gevşek davranışınızdan kurtulmanız gerektiğine dair bir ders çıkarabilirsiniz.
-Maşallah ne güzel bir bakış açısı.
Evet gönül güzele dönmüş ise, hep güzelin seyrinde ise hem güzel bakar, hem güzel düşünür hem güzel söyler. Bunlar o en güzelin senin aynan da yansımasıdır. Onun için o güzel insanlar dilinden dökülen sözünü de tertemiz olan özünü de kendine mâl etmez kendinden görmezler. Ben bir aynayım der. Sen aynaya takılıp kalma ayna da görünendir asıl güzel.

Aynaya aşığım niçin
Leylayı gösterdiği için
Leylayı şu ayna için
Terk edipte giden mi var

Bu ilahi edebi bilmeyenler dervişlerin şeyhlerine olan aşkını anlayamadılar. Şeyhini peygamberden çok zikrediyor Ya da peygamberi ilahlaştırıyor dediler.
Halbuki o güzel insanlar Şeyhin aynasından Rasulü Ekremi gördükleri için ona dönmüşlerdi. Rasulü Ekremin aynasından Merhamet Sultanının nuruna ermişlerdi. Cansız taş olan Kabe-yi Muazzamaya dönüp Hakk’a bir yön bulabileceklerine inandılar ama can sahibi olan ve ölümün kendi sahiline uğrayamadığı ilahi latife olan gönülden Hakk’ın nurunun yansıyacağına inanamadılar. Hemde Hazreti Fahri Cihan Efendimiz açık açık söylediği halde.
-Ne buyurmuştu Efendimiz?
Bir Müslümanın kalbini kırmak, haksız olarak incitmek, Kâbe’yi 70 kere yıkmaktan daha günahtır. Yeryüzündeki en değerli mekan Kabeyi Muazzamadır. Ama size yemin ediyorum bir müminin kalbi ondan yetmiş kat daha üstündür. Onun için Şeyh Efendi hazretleri buyururdu:
Kabe-yi muazzamaya hürmet. Mescidi Nebevi ye on kat daha fazla hürmet et. Kabeyi temsil eden zatlara yüz kat daha fazla hürmet et.
-İnsanlar buna neden itiraz ediyor? Hocalar bile bunu kabul etmiyor?
Sohbetin başında demiştik ya: onlar tek noktadan bakabiliyorlar. Onun için asıl manzarayı görmekten çok uzaklar. Sultan Yunus Emre k.s’nun buyurduğu gibi:

Hakikat bir deniz Şeriat ânın gemisi
Çokları gemiye binip denize dalmadılar

Denize dalmadan geminin üzerinden denizin altındaki güzellikleri ne kadar görebilirsin. Dal denize! dalda ruhun serinlesin. Her önüne gelene, her anlamadığın erene ateş püskürme. Kabeyi muazzamamaya gösterdiğin saygının yetmiş kat fazlasını göster her gönle. Dal! bu deniz Yarin denizi, Tuzlu değil hep tatlı. O denize dalanlar hep güzel bahtlı. Nedir korkun boğulmak mı? Hani nerde Yar için ölürüm diyen, hani onu canından çok seven. Bu öyle deniz ki sahili yok. Teslimiyetle aşktan başka yardımcı da yok. Onun için dervişlerin işidir dalmak, bu deniz onların yeridir. Kitabın zahirini anlayan gemide kalır. Aslını anlayan denize dalar.
-Derviş nasıl korkmuyor? Gideceği yeri bilmez nasıl dalıyor?
Evet denizi bilmez ama denizin sahibini bilir. Onun rahmetini, kuluna şefkatini bilir. Kendisinden istenen sadece sağlam niyetidir. Niyeti sağlam olanın Hakk hamisidir. O denize dalarken kendi kuvvetine bakmaz. Gönlü kör olanların sözlerine de bakmaz. Aşk ile yanmış yüreği bir kez. Ne hisseder suyun soğukluğunu nede yolun uzunluğunu. Döner Rabbine yalvarır:
Geldim Mevlam gel dedin geldim. Gelmeyi de bilmezdim. Er’in elini tutacak kuvveti sen verdin. Geldim aşk ile yanan bağrımla, günahımdan çektiğim ağrımla. Bana ihsan ettiğin bütün varımla. Gel dedin geldim. Canımı dile getirmeden, nefeslerimi bitirmeden, çok vakit geçirmeden sana geldim. Var ben dalayım aşkın ummanına boğulurum diye kaygım olmaz. Buraya kadar nefesi veren şimdi mi kesecek? Canım her an elinde olan ona koşa koşa gittim diye mi ömrüme son verecek? Geldim seninle bir olmak için, senin için tertemiz ettiğim gönlüme yanlız seni koymak için. Herkes seni unutmuş olsa da ne umurum, onları görüp yolumu şaşırmak mı ne kelime? Kimse gelmese bile derim ben en bahtlı kulunum. Yol senin, sana gelir. Bu yoldan beni kim döndürebilir. Malım mı gidecek gitsin sen her şeyden güzelsin. Canımı istersen al bin kez de şu canım değerlensin. Geldim sen olmaya, seninle olmaya. Sensiz alınan nefese düşman, yakan sen isen senin aşkın ise yanmaya hayran oldum da geldim. Er’inin elini tuttum da geldim. Sana varamadan ölmekten korktum da geldim. Aç kapını lütfet bana. Öyle müştakım ki sana. Ne hak ile dersen hak talep etmek değil işim. Ey Alemlerin Rabbi! senin rahmette yok ki bir eşin. Ey güzel padişah rahmetine dalmaya geldim. Ne diyeyim “o rahmette senin” beni sen getirdin.
Fatiha….
Sakaryevi

“””Yârin bahçesi”””

Bismillahirrahmanirrahim ***Okyanus 2/8***

Medet Ya Sultanelevliya

“””Yarin bahçesi”””

Dost her kula bir bahçe ikram etmiş yaradan. Herkesin itina ile bakması gereken bir bahçesi var. Bahçende iyi güzel çiçekte var zararlı otda.
Yeni bahçeye girmiş kişileriz biz. Bizi bahçeye getirirler bu bahçe senin derler. İşte çiçekler, işte yabani otlar. Yeni bahçeye giren ne bilsin yabani ot nedir?
Çieçeğe gereken nedir? O vakit söyler:
Ben ilk defa bir bahçeye giriyorum. Yabani otu bilmem, çiçek nasıl budanacak bilmem. Bana bir gösterecek yok mu?
O vakit yan bahçedeki iyi komşusu ona söyler:
Sen baş bahçıvana git. O bu konuda ustadır. Bize hep o öğretti. O bahçenin toprağının cinsini bilir. Çiçeğin budama şeklini sulama vaktini bilir. Sen ona git.
-Kimdir peki o bahçıvan?
Şeyh Efendi Hazretleridir. Git ona sana öğretsin. Öyle mahir bir bahçıvandır ki O, O’nun diktiği gül solmaz. Onun kadar mahir bir bahçıvan olmaz.
-Bu bahçe çok mu önemli?
Evet bu bahçenin adı gönüldür dost. O bahçeye çok iyi bakman gerek. içinde harika çiçeklerle birlikte bir sürü zararlı ot var. Yarin bahçesidir bu.
Yar seni ziyaret etmek ister. Sana misafir olmak ister. Senin bahçene. Ama bahçen orman olmuşsa, zararlı otlar çiçekleri tamamen sarmışsa o zaman niye gelsin.
Güzeller ile olmak, güzel olnanın şanındandır. Senin bahçen çirkin ise O güzeller güzeli Yar senin gönül bahçende ne yapsın.
-Peki bahçemi kendim tertip edemez miyim?
Bir kaç görünen çöpü dışarı atman elinden gelir. Ama bütün temizliği yapacak ne kuvvetin var ne maharetin. Kökü uzamış zararlı otu çıkarayım derken çiçeklerin kökünü kaldırırsın. Su vereyim can gelsin derken çok su verip çiçeği yandırırsın. Toprağın dili bilmez güneşin ışığındaki faydayı göremez bahçeni öldürürsün.
-Nedir bu yabani otlar?
Yabani otlar kötü ahlaklardır. Onları söküp atmak gerek. Ama kök saldı ise içine önce kurutmalı. Yoksa yanındaki çiçeğe zarar verir.
Onun için Fazilet güneşi Efendimiz s.a.v. önce imanı öğret sonra namazı dedi. O güzel Mevlayı tanıyan namaza koşa koşa gider zaten. Namaza engel olmaya çalışanın, kurutulması gereken zararlı bir ot olduğunu bilir. Ama sen Mevlayı öğretmeden ibadete geçirirsen nefis ve şeytan kök salmış ağacı kökünden sökerken zorlandığın gibi seni zorlar.
Her otu da söküp atamazsın. Ot var tamamen zarar. Ot var fazlası zarar.
Kibir ise kötü ahlak kökünden at gitsin. Sadece savaşta düşmanına büyüklenebilirsin. Gazap ise kötü ahlak o zaman doğru yerde ek, doğru yerde bitsin.
Ama o usta bahçıvana gitmeyenler bunları hep birbirine karıştırdılar. Zararlı otu bırakıp yararlısını söktüler. Çiçeği budayım derken kökünden kestiler.
O zaman bahçesini yolunmuş tavuğa benzetti. O en güzel olan, ona misafir olmaktan vazgeçti.
Dost o usta bahçıvandan öğren. Öğrende Yar senin bahçene de gelsin. O bilir yarin hangi çiçekleri sevdiğini. Hangi topraktan en güzel çiçeğin bittiğini.
Fazilet güneşi Efendimiz s.a.v. buyurdu:
Allah güzeldir güzeli sever. Bunu anlatmak için derviş demiş:

Yüzünün güzelliği senden değil
Özünde güzel isen o vakit güzelsin
Kimse tarafına bakmasada sorun değil
Hakk sana nazar etti ise sen en özelsin.

Güzeli istiyorsan onu ağırlamak için hazır ol. Yarin bahçesi senin gönlün. Orda onun istemediği bir şey bırakma. Onun istediği güzellikleri ordan çıkarma.
O merhmamet sultanı sana ona mihmandar olabilme, onu ağırlama şerefine ulaşacak imkan vermiş. Sen tembellik yapma. Ormana çevirme bahçeni.
Bataklığa döndürme. Elinden geleni yap sonra bütün samimiyetinle çağır O’nu, çağırda o ilahi meltem essin bahçende.

Yar ne kadar güzel etsemde bahçemi sana layık olabilir mi? Sen ki güzelliğin şahısın, tek bir eksiklik zatına gelmez. Seni bilmeyen, sana gelmeyen,
sana secde etmeyen güzel nedir, güzellik nedir bilmez. Bahçeyi lutfettin bana güzelleştirmeyi de nasip eyle. Sana layık olmayan hali benden çok uzak eyle.
Ben sana destanlar yazayım desem El-hak yazdıran sensin. Eksikliğim çok ama beni lutfuna alıştıran da sensin. O usta bahçıvana yardımınla erdim. Onun öğrettiği şekilde sana en güzel güllerden çiçeklerden derdim. Şimdi gönül bahçemdeki çiçeklere rahmetin gerek. Adline herkes hayran ama ben aşkını isterim. Senin geleceğin anı hep aşkile beklerim. Evet ben layık değilim, uygun değilim sana. Sen bana bile rahmetle bakacak kadar yücesin ama.
Seni istiyorum Yar, ben hep seni diliyorum. Ne zamandır derseler, Ezelden beri diyorum.
Fatiha….
Sakaryevi