“””Söz niyetin delilidir”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Söz niyetin delilidir”””

Ağızdan çıkan kelimeler çok önemlidir. Gözündeki bakışından, hareketindeki tavrından içinde ne sakladığın ortaya çıkar. Kalp ehli bunu anlar. Fakat direk sana hitap ederek değil genel anlatımlarla sohbet ederek sana doğru yolu göstermeye çalışır. Ama kendini tutamayıp ağzından çıkartırsan içinde sakladığını, delil olarak sunmuş olursun. İyi ise iyi, kötüyse kötü. Söz ağzından çıkana kadar insanın aleyhine sunulacak bir delil yoktur. Tabi bu kalp ehlini bağlayan bir şey değil. Neticede hastalık içinde var ise insanın onu orada saklaması da çok doğru bir şey değil. Dışarıya çıkardığın zaman içteki o hastalığın kapsamlı bir tedavi vaktinin gelmiş olduğunu göstermiş olursun.
Herkes konuştuğu söz ile nerede durduğunu beyan eder. Asıl itibariyle hangi makamda, hangi mevkide olduğunu. Fakat kimileri göz boyayarak kendini ve etrafındakileri kandırır, büyük laflar ederek büyük insan olduğunu kanıtlamaya çalışır. Cahilleri inandırır ama bilmez ehli olanın yanında ettiği büyük laflar karıncanın “ben bir aslanım, isterseniz kükrerim” demesiyle aynıdır. Dağları taşırım der bazıları. Dağları bu hayvansal bedenin kuvveti ile kim taşıyabilir ki. Hayber’in kalesinin kapısını koparan Hazreti Ali o kapıyı beden kuvvetiyle mi kopardı. Hem ruhaniyetini güçlendirme yoluna girmeyeceksin hem de aciz bedeninle ruhaniyet sahiplerinin kuvvetini iddia edeceksin. Ne olur senin halin? Altında kalır ezilirsin, iddia ettiğin her sahte, her tutarsız sözün altında ezilirsin.
Demek ki ağızdan çıkan söz kalbin ne halde olduğunu en açık şekilde beyan eden bir belgedir. Kalp nerelerde geziyor, ne haller ile bezeniyor. İnsanın kıymeti içinde sakladığı niyetin yüceliğinde yatar. Yoldaki bir taşı; hoşuma gitmedi diye kenara almak var, bir insana zarar vermesin diye kenara almak var. İki düşüncenin sahibi de bir birinden çok farklı. Niyetini açıklarken söylediğin söz ise bu farkın açık delilidir.
Bir gün Resülü Ekrem s.a.v. cihad için maddi ihtiyaç olduğunu beyan eyledi. O gün Hazreti Ömer r.a. malının yarısını getirip: “Bu sefer Ebu Bekir’i geçeceğim” demişti. Resülü Ekrem s.a.v.’in huzurunda otururken Efendimiz Hazreti Ömer r.a.’a sordu:
-Ne kadar sadaka verdin? Hazreti Ömer r.a.:
-Malımın yarısını Ya Resülellah dedi. Resülü Ekrem s.a.v.
-Ehline ailene ne bıraktın diye sordu. Hazreti Ömer:
-Malımın yarısını da ehlim için bıraktım dedi. Sonra Efendimiz s.a.v hazreti Ebu Bekir’e:
-Sen ne kadar sadaka verdin? diye sordu. Hazreti Ebu Bekir r.a.:
-Malımın hepsini verdim Ya Resülellah dedi. Resülü Ekrem s.a.v.
-Ehline ailene ne bıraktın peki dedi. Hazreti Ebu Bekir r.a.:
-ALLAH ve RESÜLÜNÜ bıraktım dedi. Bunun üzerini Peygamberler şahı:
-Aranızdaki fark; kelimelerinizin arasındaki fark kadardır. diye buyurdu. Yani ikinizin kalbi derecesindeki fark şu verdiğiniz cevabın, içinizde beslediğiniz niyetin senedi olarak dudaklarınızdan dökülen sözler kadardır.
Söz kalbin durumunu da bulunduğu makamı da açık beyan eden bir senettir. Bu olay bunun en güzel delili. Hazreti Ömer r.a. Hazreti Ebu Bekir r.a.’ı geçmeyeceğini anladığı zaman Allah’ın halifesi olmuştur. Onun için Kendi halifeliği döneminde kendini övüp Hazreti Ebu Bekir’den hiç bahsetmeyen bir vaizi şikayet edene “Ebu Bekir’in iki günü olsaydım” diye temennisini beyan etmiştir.
İçin dışın bir olsun. Süslü sözlerle ne kendini ne de başkasını kandırma. Kalbinde pişen aşı sofraya koyunca; nerede eksik nerede tamam olduğunu beyan edeni herkesten daha çok sevmelisin. Çünkü onun telkinleri seni en güzel hale getirmek içindir. Sana “bu düşüncen kibirdir” dediği zaman acı bir ilaç gibi onu da iç. Telkini acı geldi diye, nefsinin ağırına gitti diye acı ilacı içmek istemeyen çocuk gibi mızmızlanma. O içteki kötü hastalıkların seni götüreceği kötü noktalar, o ilaçlardan çok çok daha acıdır. Kelimeni seçte konuş. Az konuşursan kendine daha faydalı olursun. Çok konuşup ne kadar süslesen de kelimelerini, ehli olanın karşısında ancak kendini kandırırsın. Usta hekimin karşısında bütün hastalık emarelerini taşıyıp “çok sağlıklıyım” diyen hastaya döner işin. Evet ya içimizdeki bütün çirkeflerden kurtulalım ya da kurtarma yolunu anlatıp öğretenlerin ikazlarına uyalım. Yoksa kişi asıl itibarı ile sadece kendini kandırır. Başkasını değil. Bu hareketinin onu getireceği kötü noktaların acısını da kendisi katlanır.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Şahidim var tabi”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Şahidim var tabi”””

Aşk makamı alidir. En yüce makam. Sen bana yukarı çık mı dersin. Bize sevgilinin sözü kafidir, sen dünya ehlini mi dinlersin. Bizim yüz sürdüğümüz yerdir. O yere aşıklar başmış. Senin nefsin:
-Olmaz der. Bazıları şirk diyor senin işine. Bu senin yoluna şahit var mı?
Var tabi, aşıklar şahitsiz yola çıkar mı? Aşktır benim şahidim, sana yetmez mi? Halbuki hakiki aşktan büyük şahit mi olur.
-Yok yok sen bize ille de kitaptan söyle dersin. Söyle hangi kitaptan istersin.
-Allah’ın kitabından olsun.
Tamam. Yar söyledi biz dinledik. Yandı içimiz aşk ile inledik.
-Hacca gittin mi?
Evet.
-Tavaf ettin mi?
Evet.
-Tavaftan sonra Allah’ın Dostu ibrahim a.s.’ın makamında iki rekat namaz eda ettin mi?
Çok izdiham vardı ama zor bela ettim.
-Orda namaz kılmanı Hakk emretti. Neden bilir misin? Çünkü orası aşığın ayağını bastığı yer, yari ile vuslata erdiği yer. Biz aşığın ayağına kapandık diye sen bize kızdın. Yahu bu dervişler de aşırı gidiyor dedin haddini aştın. Ama aşk ile yürüyenin elini tutan Hakk’tır. Hakk’ın tuttuğunu kim yoldan çıkaracak.
-Senin söylediğini başka kimse söylemiyor. Bir sen misin doğru?
Yok esteğfirullah. Vardır Allahu Teala’nın çok aşık kulları ama çoğu gizli. Bize söyle diye emir geldi söyleriz. Hakiki aşıklarla aynı sofradan yedik elhamdülillah. Ne kadar hakkını veremesekte, şeyhimizin hürmetine aynı kelamı konuşmaya izin verildi. Biz Hakk’a yakınlığı aşk ehlinin ayağını bastığı yerde ararız. Bu büyük bir nişanedir. Onların ayağını bastığı yere müştak olan kalplerine girmeye mutlaka bir yol bulur. Sultan Yunus Emre ks ne diyor bak:
Yunus yüzünü kaldırma aşıkların ayağından,
Feda eyle yüz bin canı, onda bulasın Sübhan’ı.
Orada bulursun Sübhan’ı. Sübhan olan Allahu Teala’yı bulmuş ulu bir kişiye de itiraz etmezsin herhalde.
-Aşk şahidim diyorsun. Sen doğru zatı buldun diyelim. Ya başkaları yanlış kişiye aşık olursa?
Dedik ya kalbinde yanan ateş aşk ise elini tutan Hakk’tır. İmtihan için yanlış kişilerden geçse de yolun, onlar asıl mekanına gitmek için geçmen gereken birer duraktır. Geçip o durakları teker teker son durağına varacaksın. Yeter ki aşkında sadık ol. Allah aşk dolu bir kalbi heba etmez, korkma. Korkman gereken sadık mısın değil misin? bundan emin değilsen kork.
Bak Mecnun’da aşık idi. Leyla ona geçmesi için bir durak oldu. O durakta samimiyetini ortaya koydu. Sonra aşk ile yanınca Hakk’ı buldu. Bulmadan olur mu.
İmam’ı Şa’rani Hazretleri dört mezhep alimi iken ümmi olan(okuma yazma bilmeyen) şeyhine gitmeye karar verdiğinde: “Şeyhime gidene kadar kimse ile konuşmayacağım, görüşmeyeceğim” diye ahd etmiş. Yolda Hızır a.s. karşısına çıkmış selam vermiş. İmam’ı Şarani ks. hazretleri selamı alıp hiç durmadan yoluna devam etmiş. Hızır a.s.: Ey mübarek insan dur bir konuşalım demiş. İmamı Şarani cevap vermeyince “ben Hızır’ım” demiş. İmamı Şarani hazretleri bunu bir imtihan olduğunu anlayıp. Üstadım size saygım sonsuzdur ama şeyhime varmadan sizinle bile konuşamam deyip yoluna devam etmiş. Sadık isen elden bir şey kaçar diye korkma. Aşık isen bütün güzellikler gelip seni bulacak. Ama her şeyin bir zamanı var. Yeni ektiğin tohumun hemen çiçek açmasını beklemek nasıl yersiz ise vakti gelmeden üzerine gittiğin her şeyde öyle yersiz. Netice vakti gelmişte Hızır a.s. ile dost olmuşlar. Hızır a.s. İmam’ı Şarani Hazretlerine hoca olmuş.
İŞte ne büyük örnek bize. Yetiş ey Hızır diye nara atıp o mübarek zatı görmek isteyen bir kulsun. Sen aşık-ı sadık ol, sana lazım olan bu. Sonra Hızır’ın gelip seni bulsun.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Şeytanın kancaları “””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Şeytanın kancaları “””

Balıkçı oltasını atar da gafil balık üzerindeki yemin onun canını alacak bir bıçağın kılıfı olduğunu anlayamaz. Fakat balığa kim kızabilir. Balık akıl ile donanmış bir varlık değil ki. Gözünün önünde on tane arkadaşı oltaya takılsa da yine kendini yeme doğru gitmekten alıkoyamaz. Yoksa bu harika nimeti bizim tatmamız nasıl mümkün olurdu. Mümkün olsa da bir balığa akıl verilse o zaman onu hangi balıkçı yakalayabilirdi. Eğer yine yeme gidecek sefihliği gösterirse işte o zaman balığa aptal denilebilir.
İnsan akıl ile donanmış bir varlık iken, önüne kurulan tuzakların olduğundan da haberdar ise şüphelendiği şeylerden tedirgin olmuyorsa, onun da hali bu akıl verilen balığa döner. Balıkçının oltası misali şeytanın da kancaları var. Tek derdi; kibrinden dolayı varamadığı vuslata kimse varmasın, eremediği rızaya kimse ermesin. Etinin derinine kancalar geçirilmiş insan ne kadar ileri gidebilir. İstediği kadar güçlü olsun kanca çok derinde ise sarf ettiği gücü sadece kendine zarar verir. Kancadan kurtulmak isteyen ileri doğru son gücünü sarf ederek değil geri çekilip kancanın tersine gitmek sureti ile selamete çıkabilir.
Evet şeytanın insanoğlu için türlü türlü kancaları var. Bunlar tembellik, utanmazlık, kibir riya…. Bu kancalar kimi insanda çok derin kimisinde az. Ama kanca bu, yara yapar, yaralar insanı. Çıkarmaya kişinin gücü yetmez, çıkardıktan sonra tedavisi olmazsa geçmez. Usta hekimin işi bu. Fakat acayip olan şu ki; insanoğlu bedenine kanca değil en ufak bir şey batsa onu çıkarmadan duramaz iken ruhunu her köşeden sarmış olan bu kancalara karşı hiç acı çekmiyor. Üzerinde şeytanın kancası varsa sen şeytanın elindesin demektir. İpi şeytanın elinde olan insan Hakk’a nasıl gelir, nasıl gelebilir. İnat edip sahip olduğu güce güvenip onu kullanan insan gücünü sarfettikçe kendine zarar verir. Yapmak gereken tam tersine gitmek olacak. Kibir kancasını sana geçirmiş ise şeytan daha da kibirlenip kurtulamazsın, tam tersine tamamen mütevazilik yolunu tutmalısın. Riya ile yakalamışsa seni, bütün ibadetini saklı yapmalısın. Fakat şeytanın en tehlikeli ve en derine saplanan kancası insanın kendini bir şey sanmasıdır. Tek başına bu kancalarla ne kadar savaşırsan savaş bir yerden sonrakini anlaman da çıkarman da mümkün değil. Kibir yapıp Allah ehlinden kaçan kişi neyden kaçtığını iyi anlasın.
-Bu kancalardan kurtulmasak ne olur?
Ne olacak azim ile gayretin, nurun ve heybetin, Hakk’a olan vuslatın hep hayal olur. O kancaları süs olsun diye takmıyor ki şeytan, seni elinde tutmak için takıyor. Bir an gaflete düşersen şeytanı, kancası ile tepende bulursun. Şeytanın elinde bağlı olan Hakk’a doğru nasıl yol alır, alamaz. Sahile halat ile bağlı kayıkta kürek çekmeye benzer bu. Bu kancalardan sıyrılmadan bir ilerleme kat edilemez. En kötüsü kendini bir şey sanmak.
Evliyalar sultanı Bayezid-i Bestami k.s. hazretleri hacca gitmiş. Tam Mescid-i Haram’a girecekken bakmış ki şeytan elinde kancaları ile bekliyor. Ne yapıyorsun burda demiş? Şeytan: İçeriye gönderdim benim adamları, dışarı çıkmalarını bekliyorum. Sultan: elindeki kancalar da nedir? Şeytan: Bunlar benim kancalarım, bunlarla insanlara binerim demiş. Sultan hazretleri bir anlık boş bulunup: Bizim içinde kancan var mı? Demiş. Şeytan: Sana kancasız binerim, Demiş. Bir hayli zaman sonra Sultan hazretleri dere kenarından geçerken yaşlı bir dede görmüş. Dede seni karşıya geçireyim demiş ve dedeyi sırtına alıp karşıya geçerken tam derenin ortasına gelmiş ki üzerinde dede sandığı şeytan kulağına: “Sana kancasız binerim demedim mi” demiş. Sultan hazretleri hatasına bir ceza kesercesine şeytanı karşıya kadar taşıyıp sonra secdeye varıp tevbe etmiş. Netice şeytanın hazrete vurabileceği kanca olmasa da bir anlık gaflet bile o gibi zevatın makamına aykırıdır. Şimdi durum bu kadar titiz iken, hangi kul kendini kurtulmuş sayabilir. Hemde bu zamanda bu kadar gaflete dalmışken.
-Peki nasıl kurtulabiliriz.
Bundan ancak Hakk’ın inayeti ile her an şeytanın oyunlarına karşı uyanık kalarak kurtulabilir insan. Aşk ehli bunu öğretir. Hiç bir yaptığını kendinden bilme. Bunu kalben yaşayan insan şeytanın hilelerini ve oyunlarını bozar. Ama sen aşk ehline sorsan kendini en aciz kullardan sayar. Güzeli yapar hep ama hiç kendinden görmez. Sen bunu tevazu sanırsın, fazla der “kendini dile getirsin biraz ne olur” diye sataşırsın. O ise kendinden görmeyi haram bilir öyle inanır, bir an gaflete düşmekten devamlı kaçınır.
Ne ise güzel ele gelen, hepsi Mevladan. Bunu kalben bilen, her an böyle tutarsa kalbini o zaman unutur zaten kendini. Şeytan nasıl gelip onu kandırsın. Nasıl kendini beğen diyebilir ki, kendini unutmuş bir kula. İşte tarikat ehliyim diyenler, dedikleri sözü tekrar düşünsünler. Kendini unutmayı ele getirememiş kişi henüz derviş olmamış demektir. Gayreti bu yolda ise mübarek olsun. Yok tarikatı sadece zikirden ibaret sanıyorsa o zaman Fena’ya gelmeyi de Mevla’ya ermeyi de unutsun.
Fatiha…
Sakaryevi

“””Aşk şerbeti “””(Mürid olmadan Şeyh olanlar)

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Aşk şerbeti “””(Mürid olmadan Şeyh olanlar)

Yemeği yapan ahçı sofrayı donattığı zaman yiyen gönülleri hoş etmek için ne kadar uğraşı verir. Her yemişin pişmesinin bir kıvamı var. Kimi önce, kimi sonra. Kimi suda, kimi yağda. Bunun üzerine herşeyi tamam edipte sadece tuzunu atmasa ne hale geliyor. O kadar titiz uğraşıyı kimse beğenmiyor. Bir tuzu eksik diye. Düşün ey insan bir kaç saat sonra lağım kuyusuna boşaltacağın yemekteki ayarı düşün. Yarım saatliğine alacağın tattan memnun ol diye uğraşan ahçıyı, o ahçının o yemeği önüne getirmek için harcadığı kuvveti ve zamanı düşün.
Şerbetçi, şerbet için kaynatıp yemişi üzerine katınca suyu şekerini az katarsa ne olur? Yemişi var şerbetin tadı da var ama kıvamı olmamış. Yarım dakika da içilecek olan şerbetin kıvamını tutturamayana “bilmiyon madem niye şerbet yapıp satıyon” derler. Ya bu işi bırak gerçek şerbetçilere gitmekten alıkoyma insanları, ya da git ustasından bu işi öğren!
Her şerbetin kıvamı olur da aşk şerbetinin olmaz mı? Şerbet diye döküyorsun, tatlı tatlı deyip herkese sunuyorsun, ağız tadı bozuk birileri sana çok güzel dedi diye kendini usta sanıp”şerbetçi şerbetçi” diye bağırıyorsun. Evet şerbet bu sunduğun ama tadı eksik, Hakk’ın süzgeçlerinden geçmemiş, belli ki şerbeti yapan daha hiç gerçek bir şerbet içmemiş.
Murid olmadan şeyh olanlar, talebe olmadan hoca olanlarla doldu ortalık. Talebeliğin kazanında pişmeden, Şeyhinin süzgeçinden geçmeden ortaya sofra kurdular. Hocasından Şeyhinden öğrendiği kadarını orataya saçtılar. Yiyen içen, gerçeklerinin tadını bilmediği için tadı beğendi ama manevi bir yemek bu, gönül aynı tada kani olmaz ki, devamını ister. Var mı devamı? Evet var. Bir vakit idare ederde yok mu başka tatlar. Sen Hakk’ın gölgesi değil misin? Sultan’ın sofrası apayrı lezzetlerle dolu olmalı. Hani bu içirdiğin bana yetmedi, bunun tadı beni kesmedi. Bir etrafa bakayım, belki başka sofralardadır muradım. Sonra kişinin nasibi var ise aşktan, gerçek bir şerbetçinin elinden, içer gerçek aşk şerbetini. “Aman ya Rabbi! bu şerbet odun değil gönül ateşi ile pişmiş belli. Bu şerbete doyulur mu? Böyle bir şerbetçi varken yarım yamalak şerbet yapıpta ben de şerbetçiyim denilir mi?
İşte aynen böyle oldu. Pişmemiş insanlar soyundular bu işe. Her şeyi gözü ile gördüğü kadar bildiler. Elbiseleri giyelim, iki tatlı söz edelim, soframıza oturan buyursun yesin, başka sofraya giderse ona da nankör diyelim. Neden nankör? Bırakıp gitti diye. Sen bırakıp gitmedin mi? Gerçek erenden nasibin tamam olmadı, nefis tuttu seni bir türlü bırakmadı. Derviş olmadan Şeyh oldun. Talebe olmadan Hoca diye kendine isim koydun.
Bir gün evliyayı kiramdan bir büyük zat, en has müridi ile otururken başka bir şehirden bir kesim insan gelmiş. Demişler ki: Efendim bizim oraya bir Şeyh lazım, bize bir şeyh gönderebilir misiniz. Zikir yaptırsın sohbet etsin bize. Şeyh efendi hazretleri birisini vazifelendirmiş. Sonra yanında ki has müridine dönüp: “İyi ki Şeyh istediler. Mürid isteselerdi ya sen gidecektin ya ben” demiş. Yani bu mürid olmadan şeyh olmaya soyunmak yeni bir iş değil, eskiden beri var. Ama aşkı arayana böyle yollar kapalı. Hakk’a giden yolda, aşksızlara kapalıdır. Önce yare varacan sonra kendini bulacan. Kendini bulmadan şerbet yapmaya, yapamadığın şerbeti satmaya kalkma. Olmadı isen usta daha, usta olana götürmek vazifen. Çok söylemek değil mesele, mesele aşk ile söylemek, vakti gelmedi ise o âna dek aşk ile beklemek.
Edebi terketme! Aşk ehlinin kadehine, kıvamını tutturamadığın, aşkı bilmeyenlerin sözleri ile kendini kandırdığın şerbetini dökme. Güneş varken yıldızın ışığını göstermeye çalışmak gibi bir şey olur bu. Sabretmeyi bilirsen seninde şerbetini içecekler olacak. Ama önce sen, usta şerbetçiden gerçek bir aşk şerbetini tat.
-Ne olacak tadınca?
O şerbeti yapanı bulmak için hani “yandım” dedin ya, içince yanmak ne ki kavrulacaksın. Bazen buz gibi, bazen kaynar. Gönül bu, yangın ile gelene müştak. Katıp kavuracak seni. Hani demiş ya aşık:
Aşka ermek için ateşlere düştüm “yandım” dedim.
Aşka düştüm kavruldum ama hiç demedim sadece “yar” dedim “yar”.
-Zehir gibi mi yani.
Yakıp serhoş eden manevi bir iksir. İçince sağır olur gönül, aşk ile söylemeyeni duymaz. İsterse dört kitabı ezbere bilsin. Sonra da dilsiz olur, aşkın geçmediği sözü söylemek ona uymaz. Gözleri de kör olur, aşk ile gidilmeyen yolu görmez. Yandım diyeceksin ama kandım demeyi kendine haram bilecek, hep daha çok isteyeceksin. Sultanın sofrasına oturup: Benden önce kimsenin içmediğinden içmek istiyorum, varsın yanayım netice kadehi veren yar, içimi yakan yar, beni bu yola koyan yar, sona geldiysek canımı alan yine yar olacak deyip nefes alacak, her nefeste yare vuslatı umacak ve bir gün mutlaka umduğunu bulacaksın….
Fatiha……
Sakaryevi

“””Harama bakmak”””

Bismillahirrahmanirrahim
Medet Ya Sultanel-Evliya

“””Harama bakmak”””

Allah’ın kutlu kullarının hallerini bile dinlemek kalbin tıkanmış damarlarını açar. Kalpte hızlı bir şekilde kan pompalamaya başlar. Hemen gönle ferah gelir. Birde onlara ersen, onları görsen….
Devlet sana hizmet verir. Devletin yasağı ve kuralları var. Çalıştığın yer sana hizmet verir çalıştığın yerin de yasağı ve kuralları var. Baban sana ekmek verir, bubanın sana koyduğu bir takım kuralları var. Peki her şeyini sana veren Allah’ın yasağı ve kuralları olmaz mı? Var tabi. Bu yasaklar zatında ve münasebetince farklılık gösterir. Bu yasaklara bizim bakışımız farklı, Ebrar makamında olan kulların bakışları farklı, Mukarreb kulların bakışları farklı. Nerede açıldı bu manevi pencere bilir misin, haramların ortasında, çıplak kadınların kesretle olduğu, içki şişlerinin rafları doldurduğu Kıbrıs hava limanı.
Allah Allah! bu kadar günahın içinde ilhamı ilahi kula gelir mi diye şüpheye düşme sakın. Şeyhine sağlam rabıta ile bağlı olan bir dervişin ayağını bastığı yer anında Nur dağında Hira mağarası olur. Aşk ehlinin bulunduğu mekan, Kabe’nin içinden daha kıymetlidir buna yakinen inan.
Mevlamız Kuran’ı Kerim’de “İnsan iman ile şeref bulduktan sonra üzerine “Fasık” isminin gelmesi ne çirkindir” diye buyurdu. İmana erdikten sonra kendisinin “Fasık” ismi anılmasını istemeyen güzel kullar harama bakmamak için gayret gösterirler. Harama bakmaması; Allah’ın azabına duçar kalkmaması, bundan dolayı Allah’ın gazabına uğramaması içindir. Bu güzel halinden dolayı fıtrî bozukluk yaşamaz ve de imanını daha yükseğe taşımaya imkan bulur.
Ebrar makamında olan takvalı kullar ise harama bakmanın gönle açılan manevi pencerelerin kapanmasına sebebiyet vereceğini ve bakınca bu pencerelerden kalbine inen nurun elden gideceğini düşünür. Artık ruhunun nefesi haline gelmiş olan bu ilahi bereketten, kendine bir süslü et parçası suretinde gözüken bu haram manzaraya bakmak ile mahrum kalmayı kesinlikle istemez. Onun için harama bakmak bir harabe evin seyri için cennetin seyrini kaybetmek mesabesindedir ki bunu hiçbir akıl sahibi insan tercih etmez.
Mukarreb kullar ise mâna aleminin seyrinde değil, içindedir. Onun nazarı ibret, sözü hikmettir. Haram çıksa önüne ekseri evkatında(vaktinin çoğunda) dalmış olduğu ilahi tecelliden, ya o haramı görmez yada ona bakınca sadece Hakk’ın rahmeti ve hikmetini görür. Fakat çoğusu bir harama normal bir mümin gibi uzak durur. Müminlere örnek olsun diye haramı görmekten etkileneceğinden dem vurur. Fakat haram ile daha doğrusu masiva ile işini çoktan bitirmiştir. Onun için günah olan; Haktan gayrısına bakmak, gayrısı ile meşgul olmaktır.
Mümin kul bir kadının açık halini görünce kendinden utanırken, Ebrar Kabe-yi muazzama ya bakarken Kabe’nin sahibinden bir haber alamamaktan utanır. Mukarreb kul ise Kabe’nin sahibine varamamaktan.
İşte üç hali gösteren bir ayna. Nerde ve nasıl bir durumda olduğunu görmek isteyen bu aynaya baksın, ister zor gelse de hakikati kabullensin, ister kendini bir şey sanıp kandırsın. Bir açık kadına bakınca bütün ayarların bozuluyorsa, bunun üzerine kendini Mukarrep kullardan görüyorsan, sen bu üç sınıftan da aşağı dasın demektir. Sen daha hakkı kabul edecek imana erememiş sin. İnat etmiş erme niyetine de girememişsin. Normal bir mümin olmak için Mevladan yardım isteyip, bu derin hastalığın için usta bir hekime gidip tedavi olman gerek.
Bu misaller ile biraz daha aşikar oldu ise kulların halleri, hepimiz kendimizi bu ilahi tartıda tartalım. Kötü ve ayıp olan tartıda dibe vurmak değil bu harika halleri görüpte o tarafa doğru yol almamaktır. Yani insan hiç aşık olmamış olabilir ama aşka doğru hiç adım atmaması acayip olan. Gülü görmemiş olabilirsin ama gül bahçesi var dedikleri zaman, gel içine gir dedikleri zaman, belki koklamak ta nasip olur, kim bilir bir gün sende gül olursun, gül gibi koku verir senden her kese güzel kokular gelir dendiği zaman o bahçeye girmeye yönelmemek acayip olan.
Mevla gönlümüzü kul, kokumuzu gül, aşkıyla yakıp benliğimizi onun ocağında kül eylesin aminn…
Fatiha….
Sakaryevi